Arşiv 'medya'Kategori

El İnsaf

Nisan 14, 2009

Ergenekoncuların yine “Atatürk’ü seven insanlar içeri alınmaktadır” geyiği yapmasıyla dalga geçecektim bugün, ama Habervaktim isimli site, öyle bir “haber” yapmış ki, bütün hevesim kaçtı:

habervaktimYıllarca savaştı sonunda muhtaç kaldı

Ömrünü İslami değerlerle savaşarak geçiren, çocukların Kur’an Kursları yerine bale kurslarına gitmesi için baskı uygulayan, açıkça başörtüsü düşmanlığı yapan ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan’ın evine 12. dalga kapsamında yapılan baskın inanılmaz bir gerçeği gözler önüne serdi. (…) Saylan’ın görüntüsü görenleri hayrete düşürdü çünkü başı örtülüydü. (…)

Yıllarca örtü karşıtlığı yapan Saylan’ın başını örtmüş olması, “Sonunda muhtaç kaldı” yorumlarına neden oldu.

Uzun süredir kemoterapi gören Saylan’ın bu şekilde de olsa başını örtmesi ve konuşmasını İnşallah diyerek tamamlaması akıllarda ayrıntı olarak kaldı.

Ben de bu yazıyı inşallah diyerek tamamlayacağım; Allah bin türlü belanızı verir inşallah!

Habertürk Rezaleti

Mart 27, 2009

Helikopter kazasından 48 saat sonra, önce 5 kişinin cesedine ulaşıldığı, Muhsin Yazıcıoğlu’nun ise bulunamadığı söylendi. Daha sonra 6′ya çıktı sayı. Habertürk muhabirimiz, Muhsin Yazıcıoğlu’nun yeğeniyle konuşuyor canlı yayında.  Aşağıda ise daha konuşma başladığında bile yazıyor “6 kişinin de cesedine ulaşıldı” diye, dikkatinizi çekerim.

Buradan sonrası, henüz wordpresse video embed edemediğim vakitlerde yazıldıydı, şimdi videoyu koydum, manasız oldu.

Muhabirin, cesetlere ulaşılma haberini adamın tam da “Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatta olma ihtimali”nden bahsettiği ana denk getirmesini ibretle izliyoruz.

Koca adam göz yaşlarına boğulurken Habertürk muhabiri hala bıkbık “gerçekten çok zor, bakınız nasıl da göz yaşları” diye geyik yaparken, Habertürk kameramanı adamın suratına, yüzüne zoom yapıyor, ellerin kolların arasından gözyaşı pornosu çekiyor. Habertürk yönetmeni ise bu görüntüleri adamcağız ambulansa götürülene kadar, ve daha sonrasında “doktor çağırın” bağırışları gelene kadar inatla yayınlamaya devam ediyor. (Doktor çağırın kısımları bu videoda çıkmamış.)

Çok Ucuz Hareketler Bunlar

Mart 5, 2009

Haber 7, 19 Ocak 2009′da yazarların en tepesine Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği yazısıyla Hrant Dink’i koyduğunda ne de sevinmiştim. “Ulan” demiştim, “hakkaten bu taraftakiler karşı taraftan daha açık fikirli, daha adama benzeyen insanlar galiba. Baksana diğerleri yapar mı hiç böyle bir jest.” Ama yok, bunların da adam olacağı yok.

Ne yapmış bu site, “İbneler Karayalçın’ı, Orospular Mansur Yavaş’ı destekliyor” diye haber yapmış. Yanındaki melihgokcek.com.tr reklamı da çok güzel anlatıyor haberin amacını. Şu zibidiliği yaparak destek vermeye çalıştıkları adam adam olsa içim yanmayacak.

Ekşi Sözlük’te turquovadise “Hayat kadınlarının çocukları da Gökçek’i destekliyormuş” demiş. Hoş değil tabi, etik değil, seksist. Ama,

öyle göte böyle yarrak.

(Yozdil’den kaptım bunu, nasıl?)

Yiyin Birbirinizi

Eylül 10, 2008

Tayyip Erdoğan – Aydın Doğan ikilisinin birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökme operasyonlarını zevkle izliyorum.

Bu arada sanki ne menem bir grup olduğunu bilmiyorlarmış gibi Doğan imparatorluğunun arkasına dizilen CHP, Cumhuriyet vb mallar sürüsünü de esefle izliyorum.

Hele bir de buna Nokta’nın kafasına postal inerken, Özgür Gündem onyüzbinmilyon kere kapatılırken hiç akıllarına gelmeyen “basın özgürlüğü”nü alet etmelerine ise götümle gülmekten başka bir şey yapamıyorum artık…

BirGün’e Veda

Haziran 4, 2008

Kürt sorununda “yabancı” aracılı çözüme temkinli yaklaşması anlaşılabilirdi. Tarikatçı Sertab Erener komedisini de “eheh” diyip görmezden gelebilirdim. Ama bu haberdeki o cümle, bardağı taşıran son damla oldu:

İslami kesime yakınlığıyla bilinen Taraf Gazetesi.

Amaçları ne bilmiyorum, ama bir çok konuda nispeten yakın görüşü savunan iki gazeteden birinin diğerine böyle bir çamur atması, nasıl desem, “düşündürücü.” BirGün’ün, Taraf’ın “islami kesime yakınlığıyla bilinen” bir gazete olmadığını bilmemesi mümkün değil. O sadece kemalistlerde olan bir “bizden değilsen onlardansın” sanırısı olabilir. Ama buna rağmen yazılan bu cümle, hiç bir şey değilse okura saygısızlık. Güvendiği bir gazetede, başka bir gazetenin “islamcı” olduğunu okuyan biri, artık uzun bir süre o gazeteyi öyle görecektir. Yeniçağ’ın “Ufuk Uras, AKP’ye yakınlığıyla biliniyor.” yazmasından farkı yok bunun. (Hatta bu daha kötü, ortalama Yeniçağ okuru için, AKP, ÖDP’den 10 kat iyidir çünkü)

Bugün itibariyle BirGün’le aramdaki bağ kopmuştur. “Okuduğum 2 gazeteden biri”, “sokakta birinin okuduğunu görünce mutlu olduğum gazete”, “daha fazla kişi tanısın diye okuduktan sonra oraya buraya bıraktığım gazete” değildir artık BirGün. Artık Milliyet neyse, Sabah neyse, BirGün de odur benim için. Daha fazlası değil.

Büyük Tehdit: Reiki

Mayıs 30, 2008

Geçen gün, bu seneye kadar en azından 2 günde bir aldığım, hatta zamanında uğruna gecenin 11inde ODTÜ Jandarma yokuşları tırmandığım, Çeşme’de gezmedik gazeteci bırakmadığım BirGün gazetesinin ulusalcımsı tavrının sinirlerimi bozmaya başladığından bahsetmiştim. Dün dehşetle farkettim ki, daha hiç bir şey görmemişiz.

Şu yandaki resme tıklayıp okuyun lütfen. Abdullah Gül’ün Mazhar Alanson, Sertab Erener gibi tarikat şeyhlerini köşke çağırdığını öğrenecek, bunun Erbakan’ın 28 Şubat öncesinde çağırdığı tarikat şeyhleriyle karşılaştırılmasına tanık olacaksınız. Bu arada ülkemiz üzerinde oynanan büyük bir oyun gözlerinizin önüne serilirken, Sertab Erener’in bu oyunun çok önemli bir parçası olduğunu dehşetle farkedeceksiniz!

BirGün! Gazetem! Titre ve kendine gel!

Kürt Sorununa (Aracılı) Çözüm ve BirGün

Mayıs 22, 2008

BirGün iyice canımı sıkmaya başlıyor. “Yabancı”ya karşı “ulusalcımsı” tavır gün geçtikçe daha çok göze batıyor.

Geçtiğimiz günlerde bir grup Kürt, Le Monde ve International Herald Tribune gazetelerine “Kürt sorununda çözüm” için bir ilan verdi. İlanda eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, İspanya Başbakanı Felipe Gonzales ve eski Finlandiya Başbakanı Martti Ahtisaari isimleri de arabulucu olarak önerildi. Birgün’ün buna karşı eşşek kadar sür manşeti ne peki: “Bu adamlarla olur mu?” Haberin tamamı (farklı bir başlıkla) burada.

Yazıda Önder İşleyen ve Tayfun Mater’in değindiği sebeplerle Tony Blair’in tercih edilmemesini anlıyorum. Ama zaten görüşü alınan kimse diğer isimlere net bir tavır takınmamışken “bu adamlarla olur mu?” genelleyici tavrı can sıkıcı. Daha da can sıkıcı olan ise şu; Felipe Gonzales, Bernard Kouchner ve Martti Ahtisaari isimleri haberin hiç bir yerinde geçmiyor. Herhalde haberi sadece BirGün’den okuyan okur “ee yav şu adam olabilir aslında neden olmasın” diyemesin diye. Keşke mesela Felipe Gonzales’in nesini beğenmediğinizi de açıklasaydınız bari. Yok eğer genel olarak “yabancı arabulucu”ya karşıysanız da ona uygun manşet atın. (1) Tony Blair üzerinden bütün “yabancı”lara giydirmek hoş değil. Hem “bu adamlar” ne yahu? Ayıp lan.

Tabii ki keşke sorun Türkiye içinde, arabulucusuz çözülebilse. Ama bu yolla da denemenin ne zararı var? Kaç yıldır içimizde çözmeye çalıştık, 40bin insan öldü, bir kez de bunu deneyelim ne olur? Zaten çözüme karşı olan, “yabancı”ya alerjisi olan herkes karşı çıkmakta, çamur atmakta geç kalmadı bu bildiriye. Ne olur BirGün de koroya katılmasa? Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur demiyor muydu BirGün? Bırakın, çözebiliyorsa Martti Ahtisaari çözsün.

(1) Bir de yerli arabulucular önermişler ki evlere şenlik: Levent Tüzel, Filiz Koçali, Ufuk Uras. İlk ikisi son 4 seçimdir DTP çatısı altında, diğeri son seçimde DTP desteğiyle meclise girdi ve bir çok konuda DTP’lilerle aynı görüşte, etrafta Apo fotoğrafı önünde çekilmiş saçma sapan fotoğrafları yayınlanıyor. Onların arabuluculuğunu kabul edebileceğini mi düşünüyorsunuz “karşı” tarafın? Ben zaten diğer herhangi bir ismi bile kabul edebileceklerinden oldukça şüpheliyim “yabancı” olmaları dolayısıyla.

Haydi Oyun Oynayalım

Mayıs 22, 2008

“Haydi Oyun Oynayalım” kampanyası için 16:00 – 17:00 saatleri arasında yayınımıza 1 saat süre ile ara veriyoruz.

Alttan bu yazı geçiyor, ekranda çizgili kağıda çizilmiş oyun oynayan çocuklar resmi ve “Her Çocuğun Çocuk Olmaya Hakkı Vardı” yazısı. Arkadan oyun oynayan çocuk sesleri geliyor. Nickelodeon enteresan bir iş yapmış. Tebrik edilesi.

Adım adım “Taraf vs İşçi Partisi”

Mart 28, 2008

23 Mart Pazar
Taraf Gazetesi, İşçi Partisi’nde el konulan CD’lerden birinde Yargıtay’ın krokisinin bulunduğu bigisini ele geçirir, haberle ilgili bilgileri ertesi gün yayınlanmak üzere İstanbul’daki gazete merkezine fakslar.

24 Mart Pazartesi
Yargıtay krokisi haberi Taraf’ta manşet olur. İç sayfada, Ankara bürosundan faksla gelen kroki ve kroki ile ilgili bilgiler de yayınlanır.

26 Mart Çarşamba
İşçi partisi, 24 Martta Taraf’ta yayınlanmış resimlerde bile üstündeki “TARAF” yazısı ve Ankara bürosunun faks numarası (künyede de yazan faks) belli olan, yani zaten Taraf’tan gönderildiği apaçık belli olan faksın 23 Mart’ta değil de 13 Mart’ta, Taraf merkezine değil de İşçi Partisi genel merkezi’ne gönderildiğini iddia eder. Ama bu belgelerin manşet olmasına kadar geçen 11 günde, ellerinde Taraf gibi en büyük düşmanları, “ikinci cumhuriyetçi, emperyalist uşağı” bir gazeteden gelmiş, “nerelerde güvenlik zaafı olduğu”na kadar ayrıntılı Yargıtay krokisiyle 11 gün oturan İşçi Partisi’nden neden hiç ses çıkmadığı açıklanmaz.(1) Taraf’ın böyle şahane bir komployu kurarken belgeleri mal gibi kendi bürosundan yollayıp, bi de onları faks numaralarını bile silmeden gazetesine basma ihtimali de biraz düşük görünmektedir.
İşçi Partisinin bu saçmalığı medyaya da yansır. Özellikle Karamehmet’in faşist ve tatlısu faşisti gazetelerinde (H.O. Tercüman ve Güneş) yaygara kopartılır, son zamanlarda demokrasiden yana gözüken NTV bile haberi sadece İşçi Partisi kaynaklı verir.

27 Mart Perşembe
Taraf, işin aslını açıklar, bir güzel ayar verir.(2) Faks kayıtlarının da Ankara bürosunda bulunduğu belirtilir.
İşçi Partisi, ayar aldım mutluyum deyip oturacağına alternatif zaman gazetesi yalanlamalari‘nın şahane bir örneğini sunar. (Sondan 7. paragraf)

28 Mart Cuma
Taraf, içinde kroki bulunan cd’nin seri numarasını ve tutanakları kadar yayınlar.

(1) Acaba “liboş” Taraf ile “nasyonal sosyalist” İşçi Partisi birlite Yargıtay’a saldırı mı planlıyordu da Taraf bunları satarak belgeleri yayınladı? Yoksa sadece “belki bir gün işe yarar, dursun” diyerek belgeleri sakladı mı İP?
(
2) Aynı gün verilmiş çok şahane başka bir ayar da şurada.

Tercüman’ın yeni marifeti

Mart 13, 2008

Tıkla da daha yakından bak yandaki resme. Ne güzel di mi? Misssler gibi terörist cesedi, leşi! Ohhh! Bak bak zevk al. Gebermiş hainler! Mehmetçik boş dönmemiş! Şehitlerimizin kanı yerde kalmamış!

Türkiye’nin en kıç bile silinmeyecek gazetesi Halka ve Olaylara Tercüman, yine muhteşem bir habercilik başarısına imza atarak kahraman mehmetçiğin öldürdüğü teröristleri 1. sayfasına taşımış, ama öyle bir taşımak ki, aklın hayalin durur. İnsani olarak iğrençliğinden bahsetmeyeğim hiç, onda TSK ile bile hemfikiriz. Hani TSK “insani değil” diyerek basına terörist cesedi resmi vermeyi reddetmişti ya. Gerçi gerçek sebep bu mu yoksa ellerinde 240 sayısını doğrulayacak resim olmaması mı bilinmez o ayrı, daha önce insaniydi de şimdi mi insani değil, o da merak konusu, neyse. İğrençliğini geçtim, sadece haberin kıçtan sallamalığına değinmek istiyorum.

Bir kere kaynak yok, “Tercüman özel görüntüleri ele geçirdi.” kim geçirdi, nasıl geçirdi, belli değil. Sağolsun en tepeye döşemiş 12 tane ceset, üstünü de mozaiklemiş, rahatsız olmayalım diye herhalde. (Yarım sayfa ceset resmi basıp üstünü mozaiklemek de enteresan bir gazetecilik tabii.) Ama bu cesetler her şey olabilir, 10 yıl önceki bir operasyondan olabilir, hatta dünyada herhangi bir yerdeki herhangi bir katliamdan olabilir. PKK’lı oldularını gösteren hiç bir kanıt yok.

Başka bir resimde de karların üstüne 8-10 tane silah serip resim çekilmiş, bunlar da ölen veya “silahını bırakıp kaçan (o nasıl işse?)” teröristlerinmiş. Heee öyledir kesin.

Bunun yanında, “12″ sayısına dikkatinizi çekmek isterim. “10″, PKK’nın bildirdiği zayiat zaten. Yani PKK, 10 militanını kaybettiğini iddia ediyor. TSK ise “240 teröristi etkisiz hale getirdik” diyor. Tercüman’ın bu haberinde de 12 teröristten bahsediliyor. Kalan 228 teröristin resmi yok Tercüman’da nedense. Hayır, madem böyle muhteşem bir gazetecilik başarısına imza attınız, photoshopta 3-5 tıklamayla 240 yapabilirdiniz onları, tam olurdu.

Çok alakasız (valla) ek bilgi: Bu gazetenin (Ve Güneş’in, ve Akşam’ın) sahibi, geçenlerde Türkiye’nin en zengini olduğunu öğrendiğimiz Karamehmet’tir.

240′ın anası

Mart 6, 2008

Hıncal Uluç 4 Martta Sabah’ta şöyle şeyler demiş. Merkez medyada bu tür sözler duymak ne kadar güzel:

Bir gün daha sürse ve bir, tek bir şehit daha verseydik.. Amerika’ya ders vermek, dünyaya hava atmak için bir Türk gencini feda etmek..
O şehit kendi evladımız olsa mesela?.
Aslında öbür 240 ne?..
Terörist, merörist.. Onlar da bizim çocuklarımız değil mi?. Şehit ailelerine yanıyoruz.. Peki o 240′ın anası, bu memleketin anası değil mi?. Şehit anaları üzerinden reyting yapanlar, o anaların acısını niye getirmez ekrana?..
Doğu’da her şey güllük gülistanlık olsa, PKK olur muydu?.. Bu çocuklar böyle kolayca kandırılıp yığınlarla dağa çekilir miydi?.
O zaman iyi, çok iyi düşünün.. “Şehit” diye andığımızla, “Etkisiz hale getirildi” dediğimiz insanlar, çok küçük farklar, şanslarla, tam da karşının üniformasını giymiş olabilirlerdi. Ayni ülkenin, ayni yörenin, hatta ayni ailenin çocukları bunlar..
Bugün 24 değil, 240+24 aile kan ağlıyor ülkemde..

Not: Bir önceki yazımda TSK’nın şehit sayısı 27 demiştim, burada 24 demesinin sebebi 3 kişinin köy korucusu olması, ya baktığı kaynak ya da Hıncal Uluç (umarım) atlamış.

Zaman okurları “hazır değil”

Şubat 19, 2008

Ntvmsnbc’deki habere göre, (o da Milliyet’ten almış, yani bir kısmı çarpıtma olabilir, dikkatli olmalı) Zaman gazetesi Alev Alatlı’nın son yazısını basmamış, sebep olarak da “okurlarımız hazır değil”i göstermiş. Demek ki Zaman gazetemiz de öyle pek özgürlükçü değilmiş, işine gelmeyen yazıları basmayıverebiliyormuş.
Yine aynı haberden öğrendiğimize göre Zaman, biz henüz özgür olmadık bildirisine de anca 3 gün sonra iç sayfalarda yer vermiş. Allah Allah, neden ki? Ona da ilk gün okurları hazır değildi herhalde, 3 günde hazırlandılar.
Alev Alatlı’nın yazısına hazır olanlar için, yazıyı ben buraya kopyalayayım bari:

İçerden mırıldanmalar

Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.

Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.

Hint’in kutsal metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem…”(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları, cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir.

Öte yandan, 1900’lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi” kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın.

Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi.

Oysa, cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Keza, doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir safhasından ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum yapmış, yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı gösteren bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi olmanın hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini, doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh halinin “fitne potansiyeli”ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir. Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, “haram helâl ver Allahım/çoluk çocuk yer Allahım” yakarışının bir kadın duası olduğunu hatırlatayım. Tekvin ve Kur’an’da yer alan İsmail kıssasında biricik oğlunu kurban etmeyi düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş olması, yeni kadının gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti tutumlarının teyidi mahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının hükümranlığını yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde oğullarını esirgeme çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın iğvaları olarak yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır.

Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün olduğu şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir, dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe, fitne vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.

Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.

Bana sorarsanız, türban sorunu işbu “kadının kadına ihaneti” olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike arzeden bir şey varsa, o da tarafların içtenlikle konuşacakları yerde birbirlerini basmakalıp sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa gerek. Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil.

(1) Devi Bhagaveta (1.5.83)
(2) Yeni Ahit, 1.Timoteosa.
(3) “Allahümme ecirna min şerri’n-nisa…”

A Tribute to 28 Şubat

Şubat 19, 2008

28 Şubat’ın 11. yıldönümüne sayılı günler kala, merkez medyada yine bir o dönemlerdeki gibi çarpıtma, abartma ve hatta direk uydurma haber yapma çalışmaları görülüyor. Tek tek hepsini yazmayacağım, çeşitli bloglarda gayet güzel yapılmış zaten. Genel bir özet vereceğim, topluca bir bulunsun diye. Değinmeden geçmeye gönlüm el vermedi.

Varan 1
Tarih: 6 Şubat
Gazete: Hürriyet, Milliyet, Sabah.
Haber: Sünni kadın Yezidilere sığındığı için Sünniler tarafından ezan eşliğinde linç edildi.
Doğrusu: Yezidi kadın, Sünni erkekle evlendiği için Yezidiler tarafından linç edilmiş. Ayrıca bu olay 10 ay önce olmuş ve bu gazetelerde doğru şekliyle yer almış zaten zamanında.

Varan 2
Tarih: 14 Şubat
Gazete: Hürriyet, Milliyet.
Haber: 2 kıza, etekleri kısa olduğu için kezzap atıldı.
Doğrusu: 2 kızda okul üniforması, daha sonra saldırılan 3 kadından birinde normal etek, diğer ikisinde kot pantolon var. (Fazla önemi olmasa da, atılan asit kezzap değil.)
Gerizekalısavar: “Kot pantolonlulara da saldırmış işte amaan bir şey yok” demiyorum, olayın dini gerekçelerle olduğu yönünde bir kanıt yok.
Bonus: Kezzap atılan öğrenci fotoğrafları için tıklayın!

Varan 3
Tarih: 16 Şubat
Gazete: Radikal (Haluk Şahin)
Haber: Bir kadını yalnız diye pastaneye sokmamışlar. Sebep ise; “öyle, sormayın.”
Bu, yalanlanabilecek mertebede bile değil. Ne pastane’nin adı belli, ne sebep. Ayrıca, zaten bu ülkede yüzlerce bar erkekleri “damsız” almıyor, yüzlerce otelde kadın ve erkeklerin havuzları ayrı. Eğer bu konu haber oluyorsa, bütün gazeteler her gün “delikanlıyı bara almadılar” haberleriyle dolu olmalı. (Ben en bi laik üniversitelerimizden ODTÜ’nün bir öğrencisi olarak, kızlar yurdundaki bir arkadaşıma kahve içmeye gidemiyorum yahu, var mı ötesi?)

Bakın nasıl da objektifim bonusu: Bahçelievlerde Allah Paniği.
Tarih: 16 Şubat
Gazete: Hürriyet, Zaman.
Haber: Bir apartmandaki dairelerin kapısına Arapça “Allah” yazıldı.
Zaman gazetesi bunu yalanlamaya çalıştı ama, yalanlama içindeki “olay 5 ay önce olmuştu, komşumuza ise yazı yeni yazılmış” ifadesiyle aslında doğrulamış oldu. Tabii provokasyon amaçlı, karşıt görüşte insanlar tarafından yazılmış olma ihtimali olmakla birlikte, (Zaman, yazı kötü yazıldığı için böyle olduğunu iddia ediyor ama çok zayıf bir iddia bu.) diğer yalan/çarpıtma haberlerin arasında, gerçekten rahatsız edici yegane haber bu. Namazında niyazında insan bile kapısına Allah yazılsa bir tırsar herhalde. Bildiğin faşizm.

Resim: Medya Öldürür, Eleştirel Günlük, Türk Medyası.

Var birbirlerinden farkları

Şubat 8, 2008

Dünkü BirGün’de ABD’ başkanlık ön seçimleri ile ilgili haberin başlığı: Yok Birbirinizden farkınız. Hiç bir kanıta dayanmayan önyargı dolu haberin bir kısmını aktarayım:

Cumhuriyetçi Parti’de ise “Süper Salı”nın galibi McCain, 9 eyalette kazanırken, 7 eyaletten muhafazakar eğilimli ve Mormon kökenli eski vali Mitt Romney, 5 eyaletten de “evanjelik” dindar Hristiyanların desteklediği eski vali Mike Huckabee önde çıktı.

Belirtilmemiş ama, diğer ikisine muhafazakar ve dindar denmiş. Demek ki John McCain farklı olabilir. Ki öyle hakkaten de, kendisi en azından Cumhuriyetçi Parti’nin en muhafazakar olmayan adayı.

…2003 yılında Irak’ın işgal edilmesi kararını desteklemiş olan Clinton ise…

Aha bak, Clinton Irak işgalini desteklemiş. Obama desteklemedi.

Bu sözlerin birer seçim taktiği olduğu ve savaş karşıtı delegelerin oylarının hedeflendiği görülüyor. Ekonomi alanında da vergi indirimi gibi vaatler sunan adaylar, iş başına geldiklerinde bunları unutuyor. Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki temel farkın onları destekleyen iş dünyası lobileri olduğu biliniyor. Demokratlar daha çok bilişim ve fınans sektöründen destek görürken, Cumhuriyetçiler silah ve petrol lobileri tarafından destekleniyor.

Başlardaki nasıl “gördüğümüz” belli olmayan tamamen subjektif yorumlardan öte, şu sonda kalın olarak yazdığım fark, bu saldırgan başlığı atmamak için yeteri kadar büyük bir fark değil mi? Sen ki çook çok az antimilitarist yayınlardan birisin şu ülke üzerindeki. “Bilişim ve finans sektörü” ile “silah ve petrol lobileri”ni nasıl bir tutarsın?

Aslında tüm adayların ortak noktası, Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist politikalarını en iyi uygulayacak kişinin kendisi olduğunu savunmak. Yoksul halklara ise bu reality şovu uzaktan izlemek düşüyor.

Oooh! Çakmış klasik anti-amerikan ezberini de en sonunda, çok bilmiş bir tavırla. “Aslında böyle böyledir, bütün gördükleriniz yalan.” Amerikan sistemi çok sorunlu olabilir, sadece 2 parti, ki birbirlerinden çok da uzak olmayan 2 parti yaşama alanı bulabiliyor olabilir, ne bileyim bir yerlerden bol bol para bulamayanlar (Huckabee bulamıyormuş pek misal) propaganda bile yapamıyor olabilir. Hepsi sonunda Amerikan emperyalizmine bir şekilde hizmet edecek, o da kesin, ama bu kadar da yüzeysel olmamalı BirGün’üm. Böyle “yok birbirinizden farkınız” diyerek militanca kestirip atmamalı. Bu ne yahu? soL mu okuyorum BirGün mü belli değil.

Kim tekrar yaşamalı

Şubat 2, 2008

Who Should Live Again diye bir site varmış, daha bugun öğrendim, izlenimler‘den. Herkes gelip kimin tekrar yaşamasını istiyorsa oy veriyormuş falan. Facebookta, maillerde ve hatta gazetelerde duyulmuş. Ve tabii ki Atatürk birinci sırada. %90 ile. Hitler ve Einstein %3 civarı oylarla takip ediyor! Ama bu sefer olay “internetteki anketlere turk aday koyma gafleti değil. Whois yapılınca anlaşılıyor ki, site bir Türk tarafından yapılmış. Zaten sitede cubuk.png, baslik1.png gibi resimler var, Ekonomi Turk’te Barış’ın yazdığına göre.

Siteyi yapan adama nedense “dingil” ve “hıyar” gibi hakaretlerle dolu beyn‘den öğrendiğimize göre siteyi Mehmet Arslan adında biri yapmış, zamanında google reklamları da koymuş, bi sürü para kazanmış muhtemelen. Helal olsun. Ben neden akıl edemedim diye ağlıyorum şu an. Gazetelerden, Facebook’tan “ABD merkezli bir site” diye haberi görüp hemen atlayıp oy veren, sonra da Türk sitesi olduğunu öğrenince nedense çok bozulan halkımıza müstehak. Hem kaybettikleri bir şey de yok zaten, neden kızmışlar ki. Amerikan değil de Türk sitesinde birinci oldu işte Atatürk. Mis gibi.

Peki whois sorgusu yapmaktan aciz, Anka gibi ajanslarımızı, Milliyet ve Vatan gibi gazetelerimizi napacaz biz?