Arşiv 'gazete'Kategori

Büyük Tehdit: Reiki

Mayıs 30, 2008

Geçen gün, bu seneye kadar en azından 2 günde bir aldığım, hatta zamanında uğruna gecenin 11inde ODTÜ Jandarma yokuşları tırmandığım, Çeşme’de gezmedik gazeteci bırakmadığım BirGün gazetesinin ulusalcımsı tavrının sinirlerimi bozmaya başladığından bahsetmiştim. Dün dehşetle farkettim ki, daha hiç bir şey görmemişiz.

Şu yandaki resme tıklayıp okuyun lütfen. Abdullah Gül’ün Mazhar Alanson, Sertab Erener gibi tarikat şeyhlerini köşke çağırdığını öğrenecek, bunun Erbakan’ın 28 Şubat öncesinde çağırdığı tarikat şeyhleriyle karşılaştırılmasına tanık olacaksınız. Bu arada ülkemiz üzerinde oynanan büyük bir oyun gözlerinizin önüne serilirken, Sertab Erener’in bu oyunun çok önemli bir parçası olduğunu dehşetle farkedeceksiniz!

BirGün! Gazetem! Titre ve kendine gel!

Kürt Sorununa (Aracılı) Çözüm ve BirGün

Mayıs 22, 2008

BirGün iyice canımı sıkmaya başlıyor. “Yabancı”ya karşı “ulusalcımsı” tavır gün geçtikçe daha çok göze batıyor.

Geçtiğimiz günlerde bir grup Kürt, Le Monde ve International Herald Tribune gazetelerine “Kürt sorununda çözüm” için bir ilan verdi. İlanda eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, İspanya Başbakanı Felipe Gonzales ve eski Finlandiya Başbakanı Martti Ahtisaari isimleri de arabulucu olarak önerildi. Birgün’ün buna karşı eşşek kadar sür manşeti ne peki: “Bu adamlarla olur mu?” Haberin tamamı (farklı bir başlıkla) burada.

Yazıda Önder İşleyen ve Tayfun Mater’in değindiği sebeplerle Tony Blair’in tercih edilmemesini anlıyorum. Ama zaten görüşü alınan kimse diğer isimlere net bir tavır takınmamışken “bu adamlarla olur mu?” genelleyici tavrı can sıkıcı. Daha da can sıkıcı olan ise şu; Felipe Gonzales, Bernard Kouchner ve Martti Ahtisaari isimleri haberin hiç bir yerinde geçmiyor. Herhalde haberi sadece BirGün’den okuyan okur “ee yav şu adam olabilir aslında neden olmasın” diyemesin diye. Keşke mesela Felipe Gonzales’in nesini beğenmediğinizi de açıklasaydınız bari. Yok eğer genel olarak “yabancı arabulucu”ya karşıysanız da ona uygun manşet atın. (1) Tony Blair üzerinden bütün “yabancı”lara giydirmek hoş değil. Hem “bu adamlar” ne yahu? Ayıp lan.

Tabii ki keşke sorun Türkiye içinde, arabulucusuz çözülebilse. Ama bu yolla da denemenin ne zararı var? Kaç yıldır içimizde çözmeye çalıştık, 40bin insan öldü, bir kez de bunu deneyelim ne olur? Zaten çözüme karşı olan, “yabancı”ya alerjisi olan herkes karşı çıkmakta, çamur atmakta geç kalmadı bu bildiriye. Ne olur BirGün de koroya katılmasa? Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur demiyor muydu BirGün? Bırakın, çözebiliyorsa Martti Ahtisaari çözsün.

(1) Bir de yerli arabulucular önermişler ki evlere şenlik: Levent Tüzel, Filiz Koçali, Ufuk Uras. İlk ikisi son 4 seçimdir DTP çatısı altında, diğeri son seçimde DTP desteğiyle meclise girdi ve bir çok konuda DTP’lilerle aynı görüşte, etrafta Apo fotoğrafı önünde çekilmiş saçma sapan fotoğrafları yayınlanıyor. Onların arabuluculuğunu kabul edebileceğini mi düşünüyorsunuz “karşı” tarafın? Ben zaten diğer herhangi bir ismi bile kabul edebileceklerinden oldukça şüpheliyim “yabancı” olmaları dolayısıyla.

Adım adım “Taraf vs İşçi Partisi”

Mart 28, 2008

23 Mart Pazar
Taraf Gazetesi, İşçi Partisi’nde el konulan CD’lerden birinde Yargıtay’ın krokisinin bulunduğu bigisini ele geçirir, haberle ilgili bilgileri ertesi gün yayınlanmak üzere İstanbul’daki gazete merkezine fakslar.

24 Mart Pazartesi
Yargıtay krokisi haberi Taraf’ta manşet olur. İç sayfada, Ankara bürosundan faksla gelen kroki ve kroki ile ilgili bilgiler de yayınlanır.

26 Mart Çarşamba
İşçi partisi, 24 Martta Taraf’ta yayınlanmış resimlerde bile üstündeki “TARAF” yazısı ve Ankara bürosunun faks numarası (künyede de yazan faks) belli olan, yani zaten Taraf’tan gönderildiği apaçık belli olan faksın 23 Mart’ta değil de 13 Mart’ta, Taraf merkezine değil de İşçi Partisi genel merkezi’ne gönderildiğini iddia eder. Ama bu belgelerin manşet olmasına kadar geçen 11 günde, ellerinde Taraf gibi en büyük düşmanları, “ikinci cumhuriyetçi, emperyalist uşağı” bir gazeteden gelmiş, “nerelerde güvenlik zaafı olduğu”na kadar ayrıntılı Yargıtay krokisiyle 11 gün oturan İşçi Partisi’nden neden hiç ses çıkmadığı açıklanmaz.(1) Taraf’ın böyle şahane bir komployu kurarken belgeleri mal gibi kendi bürosundan yollayıp, bi de onları faks numaralarını bile silmeden gazetesine basma ihtimali de biraz düşük görünmektedir.
İşçi Partisinin bu saçmalığı medyaya da yansır. Özellikle Karamehmet’in faşist ve tatlısu faşisti gazetelerinde (H.O. Tercüman ve Güneş) yaygara kopartılır, son zamanlarda demokrasiden yana gözüken NTV bile haberi sadece İşçi Partisi kaynaklı verir.

27 Mart Perşembe
Taraf, işin aslını açıklar, bir güzel ayar verir.(2) Faks kayıtlarının da Ankara bürosunda bulunduğu belirtilir.
İşçi Partisi, ayar aldım mutluyum deyip oturacağına alternatif zaman gazetesi yalanlamalari‘nın şahane bir örneğini sunar. (Sondan 7. paragraf)

28 Mart Cuma
Taraf, içinde kroki bulunan cd’nin seri numarasını ve tutanakları kadar yayınlar.

(1) Acaba “liboş” Taraf ile “nasyonal sosyalist” İşçi Partisi birlite Yargıtay’a saldırı mı planlıyordu da Taraf bunları satarak belgeleri yayınladı? Yoksa sadece “belki bir gün işe yarar, dursun” diyerek belgeleri sakladı mı İP?
(
2) Aynı gün verilmiş çok şahane başka bir ayar da şurada.

Tercüman’ın yeni marifeti

Mart 13, 2008

Tıkla da daha yakından bak yandaki resme. Ne güzel di mi? Misssler gibi terörist cesedi, leşi! Ohhh! Bak bak zevk al. Gebermiş hainler! Mehmetçik boş dönmemiş! Şehitlerimizin kanı yerde kalmamış!

Türkiye’nin en kıç bile silinmeyecek gazetesi Halka ve Olaylara Tercüman, yine muhteşem bir habercilik başarısına imza atarak kahraman mehmetçiğin öldürdüğü teröristleri 1. sayfasına taşımış, ama öyle bir taşımak ki, aklın hayalin durur. İnsani olarak iğrençliğinden bahsetmeyeğim hiç, onda TSK ile bile hemfikiriz. Hani TSK “insani değil” diyerek basına terörist cesedi resmi vermeyi reddetmişti ya. Gerçi gerçek sebep bu mu yoksa ellerinde 240 sayısını doğrulayacak resim olmaması mı bilinmez o ayrı, daha önce insaniydi de şimdi mi insani değil, o da merak konusu, neyse. İğrençliğini geçtim, sadece haberin kıçtan sallamalığına değinmek istiyorum.

Bir kere kaynak yok, “Tercüman özel görüntüleri ele geçirdi.” kim geçirdi, nasıl geçirdi, belli değil. Sağolsun en tepeye döşemiş 12 tane ceset, üstünü de mozaiklemiş, rahatsız olmayalım diye herhalde. (Yarım sayfa ceset resmi basıp üstünü mozaiklemek de enteresan bir gazetecilik tabii.) Ama bu cesetler her şey olabilir, 10 yıl önceki bir operasyondan olabilir, hatta dünyada herhangi bir yerdeki herhangi bir katliamdan olabilir. PKK’lı oldularını gösteren hiç bir kanıt yok.

Başka bir resimde de karların üstüne 8-10 tane silah serip resim çekilmiş, bunlar da ölen veya “silahını bırakıp kaçan (o nasıl işse?)” teröristlerinmiş. Heee öyledir kesin.

Bunun yanında, “12″ sayısına dikkatinizi çekmek isterim. “10″, PKK’nın bildirdiği zayiat zaten. Yani PKK, 10 militanını kaybettiğini iddia ediyor. TSK ise “240 teröristi etkisiz hale getirdik” diyor. Tercüman’ın bu haberinde de 12 teröristten bahsediliyor. Kalan 228 teröristin resmi yok Tercüman’da nedense. Hayır, madem böyle muhteşem bir gazetecilik başarısına imza attınız, photoshopta 3-5 tıklamayla 240 yapabilirdiniz onları, tam olurdu.

Çok alakasız (valla) ek bilgi: Bu gazetenin (Ve Güneş’in, ve Akşam’ın) sahibi, geçenlerde Türkiye’nin en zengini olduğunu öğrendiğimiz Karamehmet’tir.

Zaman okurları “hazır değil”

Şubat 19, 2008

Ntvmsnbc’deki habere göre, (o da Milliyet’ten almış, yani bir kısmı çarpıtma olabilir, dikkatli olmalı) Zaman gazetesi Alev Alatlı’nın son yazısını basmamış, sebep olarak da “okurlarımız hazır değil”i göstermiş. Demek ki Zaman gazetemiz de öyle pek özgürlükçü değilmiş, işine gelmeyen yazıları basmayıverebiliyormuş.
Yine aynı haberden öğrendiğimize göre Zaman, biz henüz özgür olmadık bildirisine de anca 3 gün sonra iç sayfalarda yer vermiş. Allah Allah, neden ki? Ona da ilk gün okurları hazır değildi herhalde, 3 günde hazırlandılar.
Alev Alatlı’nın yazısına hazır olanlar için, yazıyı ben buraya kopyalayayım bari:

İçerden mırıldanmalar

Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.

Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.

Hint’in kutsal metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem…”(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları, cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir.

Öte yandan, 1900’lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi” kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın.

Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi.

Oysa, cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Keza, doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir safhasından ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum yapmış, yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı gösteren bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi olmanın hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini, doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh halinin “fitne potansiyeli”ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir. Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, “haram helâl ver Allahım/çoluk çocuk yer Allahım” yakarışının bir kadın duası olduğunu hatırlatayım. Tekvin ve Kur’an’da yer alan İsmail kıssasında biricik oğlunu kurban etmeyi düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş olması, yeni kadının gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti tutumlarının teyidi mahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının hükümranlığını yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde oğullarını esirgeme çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın iğvaları olarak yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır.

Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün olduğu şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir, dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe, fitne vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.

Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.

Bana sorarsanız, türban sorunu işbu “kadının kadına ihaneti” olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike arzeden bir şey varsa, o da tarafların içtenlikle konuşacakları yerde birbirlerini basmakalıp sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa gerek. Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil.

(1) Devi Bhagaveta (1.5.83)
(2) Yeni Ahit, 1.Timoteosa.
(3) “Allahümme ecirna min şerri’n-nisa…”

A Tribute to 28 Şubat

Şubat 19, 2008

28 Şubat’ın 11. yıldönümüne sayılı günler kala, merkez medyada yine bir o dönemlerdeki gibi çarpıtma, abartma ve hatta direk uydurma haber yapma çalışmaları görülüyor. Tek tek hepsini yazmayacağım, çeşitli bloglarda gayet güzel yapılmış zaten. Genel bir özet vereceğim, topluca bir bulunsun diye. Değinmeden geçmeye gönlüm el vermedi.

Varan 1
Tarih: 6 Şubat
Gazete: Hürriyet, Milliyet, Sabah.
Haber: Sünni kadın Yezidilere sığındığı için Sünniler tarafından ezan eşliğinde linç edildi.
Doğrusu: Yezidi kadın, Sünni erkekle evlendiği için Yezidiler tarafından linç edilmiş. Ayrıca bu olay 10 ay önce olmuş ve bu gazetelerde doğru şekliyle yer almış zaten zamanında.

Varan 2
Tarih: 14 Şubat
Gazete: Hürriyet, Milliyet.
Haber: 2 kıza, etekleri kısa olduğu için kezzap atıldı.
Doğrusu: 2 kızda okul üniforması, daha sonra saldırılan 3 kadından birinde normal etek, diğer ikisinde kot pantolon var. (Fazla önemi olmasa da, atılan asit kezzap değil.)
Gerizekalısavar: “Kot pantolonlulara da saldırmış işte amaan bir şey yok” demiyorum, olayın dini gerekçelerle olduğu yönünde bir kanıt yok.
Bonus: Kezzap atılan öğrenci fotoğrafları için tıklayın!

Varan 3
Tarih: 16 Şubat
Gazete: Radikal (Haluk Şahin)
Haber: Bir kadını yalnız diye pastaneye sokmamışlar. Sebep ise; “öyle, sormayın.”
Bu, yalanlanabilecek mertebede bile değil. Ne pastane’nin adı belli, ne sebep. Ayrıca, zaten bu ülkede yüzlerce bar erkekleri “damsız” almıyor, yüzlerce otelde kadın ve erkeklerin havuzları ayrı. Eğer bu konu haber oluyorsa, bütün gazeteler her gün “delikanlıyı bara almadılar” haberleriyle dolu olmalı. (Ben en bi laik üniversitelerimizden ODTÜ’nün bir öğrencisi olarak, kızlar yurdundaki bir arkadaşıma kahve içmeye gidemiyorum yahu, var mı ötesi?)

Bakın nasıl da objektifim bonusu: Bahçelievlerde Allah Paniği.
Tarih: 16 Şubat
Gazete: Hürriyet, Zaman.
Haber: Bir apartmandaki dairelerin kapısına Arapça “Allah” yazıldı.
Zaman gazetesi bunu yalanlamaya çalıştı ama, yalanlama içindeki “olay 5 ay önce olmuştu, komşumuza ise yazı yeni yazılmış” ifadesiyle aslında doğrulamış oldu. Tabii provokasyon amaçlı, karşıt görüşte insanlar tarafından yazılmış olma ihtimali olmakla birlikte, (Zaman, yazı kötü yazıldığı için böyle olduğunu iddia ediyor ama çok zayıf bir iddia bu.) diğer yalan/çarpıtma haberlerin arasında, gerçekten rahatsız edici yegane haber bu. Namazında niyazında insan bile kapısına Allah yazılsa bir tırsar herhalde. Bildiğin faşizm.

Resim: Medya Öldürür, Eleştirel Günlük, Türk Medyası.

Var birbirlerinden farkları

Şubat 8, 2008

Dünkü BirGün’de ABD’ başkanlık ön seçimleri ile ilgili haberin başlığı: Yok Birbirinizden farkınız. Hiç bir kanıta dayanmayan önyargı dolu haberin bir kısmını aktarayım:

Cumhuriyetçi Parti’de ise “Süper Salı”nın galibi McCain, 9 eyalette kazanırken, 7 eyaletten muhafazakar eğilimli ve Mormon kökenli eski vali Mitt Romney, 5 eyaletten de “evanjelik” dindar Hristiyanların desteklediği eski vali Mike Huckabee önde çıktı.

Belirtilmemiş ama, diğer ikisine muhafazakar ve dindar denmiş. Demek ki John McCain farklı olabilir. Ki öyle hakkaten de, kendisi en azından Cumhuriyetçi Parti’nin en muhafazakar olmayan adayı.

…2003 yılında Irak’ın işgal edilmesi kararını desteklemiş olan Clinton ise…

Aha bak, Clinton Irak işgalini desteklemiş. Obama desteklemedi.

Bu sözlerin birer seçim taktiği olduğu ve savaş karşıtı delegelerin oylarının hedeflendiği görülüyor. Ekonomi alanında da vergi indirimi gibi vaatler sunan adaylar, iş başına geldiklerinde bunları unutuyor. Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki temel farkın onları destekleyen iş dünyası lobileri olduğu biliniyor. Demokratlar daha çok bilişim ve fınans sektöründen destek görürken, Cumhuriyetçiler silah ve petrol lobileri tarafından destekleniyor.

Başlardaki nasıl “gördüğümüz” belli olmayan tamamen subjektif yorumlardan öte, şu sonda kalın olarak yazdığım fark, bu saldırgan başlığı atmamak için yeteri kadar büyük bir fark değil mi? Sen ki çook çok az antimilitarist yayınlardan birisin şu ülke üzerindeki. “Bilişim ve finans sektörü” ile “silah ve petrol lobileri”ni nasıl bir tutarsın?

Aslında tüm adayların ortak noktası, Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist politikalarını en iyi uygulayacak kişinin kendisi olduğunu savunmak. Yoksul halklara ise bu reality şovu uzaktan izlemek düşüyor.

Oooh! Çakmış klasik anti-amerikan ezberini de en sonunda, çok bilmiş bir tavırla. “Aslında böyle böyledir, bütün gördükleriniz yalan.” Amerikan sistemi çok sorunlu olabilir, sadece 2 parti, ki birbirlerinden çok da uzak olmayan 2 parti yaşama alanı bulabiliyor olabilir, ne bileyim bir yerlerden bol bol para bulamayanlar (Huckabee bulamıyormuş pek misal) propaganda bile yapamıyor olabilir. Hepsi sonunda Amerikan emperyalizmine bir şekilde hizmet edecek, o da kesin, ama bu kadar da yüzeysel olmamalı BirGün’üm. Böyle “yok birbirinizden farkınız” diyerek militanca kestirip atmamalı. Bu ne yahu? soL mu okuyorum BirGün mü belli değil.

Kim tekrar yaşamalı

Şubat 2, 2008

Who Should Live Again diye bir site varmış, daha bugun öğrendim, izlenimler‘den. Herkes gelip kimin tekrar yaşamasını istiyorsa oy veriyormuş falan. Facebookta, maillerde ve hatta gazetelerde duyulmuş. Ve tabii ki Atatürk birinci sırada. %90 ile. Hitler ve Einstein %3 civarı oylarla takip ediyor! Ama bu sefer olay “internetteki anketlere turk aday koyma gafleti değil. Whois yapılınca anlaşılıyor ki, site bir Türk tarafından yapılmış. Zaten sitede cubuk.png, baslik1.png gibi resimler var, Ekonomi Turk’te Barış’ın yazdığına göre.

Siteyi yapan adama nedense “dingil” ve “hıyar” gibi hakaretlerle dolu beyn‘den öğrendiğimize göre siteyi Mehmet Arslan adında biri yapmış, zamanında google reklamları da koymuş, bi sürü para kazanmış muhtemelen. Helal olsun. Ben neden akıl edemedim diye ağlıyorum şu an. Gazetelerden, Facebook’tan “ABD merkezli bir site” diye haberi görüp hemen atlayıp oy veren, sonra da Türk sitesi olduğunu öğrenince nedense çok bozulan halkımıza müstehak. Hem kaybettikleri bir şey de yok zaten, neden kızmışlar ki. Amerikan değil de Türk sitesinde birinci oldu işte Atatürk. Mis gibi.

Peki whois sorgusu yapmaktan aciz, Anka gibi ajanslarımızı, Milliyet ve Vatan gibi gazetelerimizi napacaz biz?

Taraf

Kasım 19, 2007

Haftalardır beklediğim Taraf Gazetesi, bu perşembe çıktı. Kadrosu sağlam. Finansörü Alkım Yayınları. Genel yayın yönetmenleri (GYY) Ahmet Altan ve Alev Er (ki kendisi “301 Cemil Tahtaya” manşeti nedeniyle Star’dan atılmıştı). Yazarlar kapatılan Nokta’nın GYYsi Alper Görmüş, Agos GYY’si Etyen Mahçupyan, Washington’daki “senaryo skandalı” haberini yapıp Genelkurmay tarafından fişlenen eski Milliyet ve CNNTürk Washington temsilcisi Yasemin Çongar, 22 Temmuz seçimlerinde DTP’nin Mersin adayı, ve şahsımca seçilememesi Türkiye’nin çok büyük kaybı olan Orhan Miroğlu, Radikal’den Neşe Düzel, Genç Sivil Yıldıray Oğur, Ümit Kıvanç, Tan Morgül, Amberin Zaman, Arzu Çakır Morin, Pakize Barışta

Bu sağlam kadroya ilaveten, geçtiğimiz cumartesi (12 kasım) Zaman’ın cumaertesi ekinde çıkan röportajda Ahmet Altan çok iddialı konuştu, umut verdi[1]:

Türkiye’de özellikle medya tarafsızlık adı altında bugüne kadar çok taraf tuttu, ancak hiçbir zaman halkın, hukukun, demokrasinin, sivillerin, Parlamento’nun tarafını tutmadı. (…) “Biz akıntıya karşı kürek çekmiyoruz, akıntıyı değiştirmek istiyoruz. (…) Nasıl yapacağız? Bizim gazetemiz diğer gazetelerin sakladıklarını ortaya koyduğu zaman medyanın diğer parçalarının bunu saklamasının anlamı kalmayacak, onlar da değişecek. (…) Biz baskıları göze alıyoruz. Eğer bunu göze almazsak neden gazeteyi çıkartalım. (…) Gerçeklerden yanayız, ama gerçekler illa asık suratla söylenmesi gereken bir şey değil. Önemli amaçlarımızdan biri sıcak, insanların seveceği bir gazete yapmak. Ve her inançtan, her düzeyden, her sınıftan, dürüstlükten hoşlanan her insanın seveceği bir gazete yapmak istiyoruz. (…) Herkesin aklında böyle [baskılara karşı ne yapacaksınız?] bir soru var. Ben de şu soruyu soruyorum: Kim bunlar? Biz hukukun içinde dururken bize hukuk dışında baskı yapacak olan güç kim? Hukuk dışında hiç kimseden korkmuyorum. Hukuktan başka bir ölçümüz yok. (…) Öyle kolay kolay çekilmeyiz. [Nokta'yı kastederek] Bu gazetedeki insanların hepsi için bunu söyleyebilirim. Patronaj için de bunu söyleyebilirim.

Gerçekleri korkmadan açıklayan başka gazeteler yok mu? Var. Birgün var, Evrensel var. Ama bunu yapan “sosyalist sol”un dışında bir gazete yok. Bunu, artık biraz magazinle mi olur neyle olur, bütün halka ulaşarak, güler yüzle yapacak bir gazete yok. O yüzden bu sözler, yukarıda saydığım kadroyla da birleşince beni bayağı heyecanlandırmıştı.

Perşembe günü ilk dikkatimi çeken şey, “Birgün, Evrensel, Gündem, Welat ve Cumhuriyet’i en tepeye koyan gazeteciler” üyesi gazetecimin, Taraf’ı da bunların yanına koymuş olmasıydı. [2] Pek güzel.

Tasarım, logo, başlıkların fontu falan çok güzel ve modern. (hatta bloğu da o renge çevirdim farkettiysen) Farklı bir kere. Bütün gazeteler neredeyse aynı görünüyor, Taraf, ilk bakışta diğerlerinden ayrılıyor. Açık turuncu kutular falan, nefis. Kağıdı da fazla kaliteli.

1. sayfa. Daha gazetenin ilk sayısının manşetine Osman Pamukoğlu gibi birinin röportajındaki bir sözün seçilmesini başta yadırgasam da, aslında tam da şahane bir “adamın diyo” taktiği olmuş. Pamukoğlu, “Dağlıca’nın hesabı sorulmalı, iki üç askerle geçiştirilemez, hepsini yargılayın” diyor. Bu röportajdan 2 gün sonra da “TSK’yı eleştiren emekli personele askeri tesislere giriş yasağı” içeren yönetmelik değişikliği gelmesi çok manidar. Tam da bunla alakalı olarak, pazar günkü manşet tek kelimeyle harika: “Konuşan paşaya türbanlı muamelesi.” Emekli generaller, türbanlılarla kader ortağı oldu diyerek dalgalarını geçmişler. Çok da güzel olmuş. Az bile.

“İki spot” köşesindeki iki dandik haber fikri de hoşuma gitti. Cuma günkü gazetede ne var mesela, “İnternetten oynanan oyunda sanal mobilya çalan genç tutuklandı”. Eğlencelik.

Dış haberler, 2. ve 3. sayfada. Bu yurt dışında çok kullanılan bir şeymiş. Ne demiş Ahmet Altan röportajda, “Biz dünyanın en eğlenceli kısmının dünya olduğunu düşünüyoruz.” Bu yüzden de onu iç sayfalara saklamıyorlarmış. İyi de ediyorlar. 2. sayfa “dünya gündemi” ciddi haber, 3. sayfa “dünyanın rengi” hafiften geyik içerikli. Sevdim.

Toplum ve Yaşam sayfalarında (2 sayfa) haberler genellikle eğlenceli bir dilde, yorum katılarak aktarılmış. Hatta diğer sayfalarda da haberler yorumlu genellikle. Değişik.

Ekonomi sayfalarını (4 sayfa) pek okumadığımdan, karşılaştıramıyorum, geçiyoruz.

Medyaironik, medyakronik’te de yazan Alper Görmüş’ün medya eleştiri köşesi. İlk günden “belirtildi” haberciliğine değinmesi güzel olmuş.

Politika sayfalarında (3-4 sayfa) ilk sayıda %52 tanıtılmış, öküz gibi yer ayrılarak. Çok güzel. Onun dışında düşünce özgürlüğünü sınırlayan 301 dışındaki maddeleri anlatan bir haber ve Hrant Dink cinayetini araştıran komisyonun takibi var. İlk günden gazetenin tavrını göstermesi açısından önemli. Cuma günkü “geç kaldınız gözüm” başlıklı Ahmet Kaya anması güzel (bir noktası dışında, bkz. alt paragraf), ama yanda Necmettin Erbakan’a hoca diye hitap etmek de ne oluyor? İroni mi?

Gazetenin yaptığı bir hata, Ahmet Kaya haberinde Reha Muhtar ve Ercan Saatçinin Ahmet Kaya’ya saldırdığını iddia etmesi. Daha önce tekzip edilmiş böyle iddialardan sonra, genelde bir kaç gün sonra o sayfanın en altında, minicik bir kutuda bir açıklama görürüz. Bunlar ise, pazar günü, sayfanın tam ortasına, 5 sütuna bir başlık atmışlar “Taraf’tan özür ve düzeltme” diye, ve öyle samimi ve (kendilerine karşı) sert bir dille düzeltmişler ki, şapka çıkartılası. Birazını aktarıyorum:[1]

(…) hata yaptık. Bu ifade, haberin alıntılandığı (…) Nokta dergisin[deki] anlatımı da aşan bir dil ve yaklaşımla kaleme alınmıştır. (…) Taraf, haberi hazırlarken, gerek Vatan gazetesindeki [Reha Muhtar'ın, haberi yalanlayan] yazıları, gerekse Saatçi’nin dergiye gönderdiği açıklamayı araştırıp bulma görevini yerine getirmemiştir. Bunların sonucu olarak ortaya çıkan özensiz, gerek Reha Muhtar’ı, gerekse Ercan Saatçi’yi töhmet altında bırakan, onların kişilik haklarını gözetmeyen tutum nedeniyle hatamız büyüktür. Medya etiği ve habercilik ilkeleri açısından vehamet taşıyan bu davranışımızla ilgili olarak Reha Muhtar ve Ercan Saatçi’den özür diliyoruz. İnsan onurunu zedeleyecek hiçbir şeyin haber olmadığını düşünen Taraf gazetesi olarak bu özensizlikten dolayı okurlarımız tarafından da bağışlanmayı diliyoruz.

Ali Saydam, Akşam’daki Özeleştiri bu kadar abartılır mı? yazısında “Böyle sistematik, ilkesel, bu düzeyde bağlayıcı bir tavra 30 yıllık yayıncılık hayatımda ve iletişim uygulamalarında ilk kez tanık oluyorum.” demiş. Taraf Gazetesine güvenmek ve onu desteklemek için, sadece bu “özür ve düzeltme” bile yeterli bence.

Cumartesi günkü “Ak Parti’nin yeni anayasa taslağı, STKlardan önce ‘abi’ Bülent Arınç’a gönderildi” haberi, ak parti borozanı olabileceği yönündeki şüpheleri dağıtabilir. Yine Ahmet Altan röportajına dönelim; “Biz ne iktidardan, ne muhalefetten yanayız. Evrensel hukuku, demokrasiyi, insanların bireysel haklarını, zenginliğini mutluluğunu savunan herkesle beraberiz. İktidar savunursa onun iyi yaptığını söyleriz, muhalefet savunursa onun iyi yaptığını söyleriz, ikisi savunursa ikisinin de iyi yaptığını haberlerimizde gösteririz. İkisi de savunmazsa ikisinin yanlış yaptığını yazarız.”

Tv sayfasında dizi haber, kültür sanat programlarını güzel güzel yazmışlar, Bir kaç film tanıtmışlar, ortada da güzel eleştiri yazıları var da… Bu gazetede kanalların yayın akışı yok! Benim şahsen hiç umrumda değil de, bir gazeteye 1 ytl veriyorsa biri, yayın akışlarını da görebilmeli. Gazetelerin en büyük kullanım alanlarından biri yahu bu, (biri de bulmaca, oy oy)başka gazete mi alacak bir de üstüne?

Spor sayfalarının (4 sayfa) en azından 1 tanesi tamamen “futbolsuz”. Sürpriz, Etyen Mahçupyan at yarışı yazıyor! (Normal yazı da yazdı cuma günü iç sayfalarda, telaş yok.) Hem de önce sporu/oyunu tanıtarak başlamış. Çok güzel. Ben bile oynarım belki bak şimdi? Spor sayfalarına oldukça özen gösterilmiş, adam gibi uğraşılmış haberler, röportajlar yapılmış, ki bu bir kişinin sadece bu gazeteyi alabilmesi için çok önemli. Bu tür “for profit” olmayan gazetelerin en büyük sorunlarından biri buydu bence şu ana kadar. Günde sadece tek bir gazete alabilecek adam sadece Birgün alarak adam gibi spor haberi okuyamıyor mesela, o zaman gidip başka bir gazete alıyor. Bu yüzden umarım böyle devam eder spor sayfaları.

Pazar günkü spor sayfalarına ayrıca değinmek istiyorum. Daha önce bahettiğim “haberleri yorum katarak aktarmak”ın, burada boku çıkmış. Herkesin pek hoşuna gitmeyecek şekilde, ama ben aşık oldum resmen. Norveç – Türkiye maçı için bir başlık atmışlar, altına 1 cümle haber, büyük bir resim, etrafa da 3 köşe yazısı. Hem de ikisi Tan Morgül ve Ümit Kıvanç. Bir Kıvanç Koçak kalmış muhteşem üçlümün tamamlanmasına. Diğeri de Can Belge. (Murat Belge’nin oğlu.) Yan sayfada ise 1. lig’den bir maç haberi var. Onda da, maçı güzel güzel, yorumlu morumlu anlatmışlar. Gına gelmişti “5. dakikada şu oldu 18. dakikada bu oldu, ilerleyen dakikalar gol getirmeyince maç şöyle bitti.” tarzında yazılardan.

Son sayfada, her gün bir ünlüye 20 anket defteri sorusu soruluyor, olmasa da olur, umrumda değil, ama seviliyordur belki.

Taraf, Cumhuriyet veya Zaman gibi “ciddi” bir gazete değil. Ama zaten olması da gerekmiyor. Hatta olmasın daha iyi. “Ciddi şeyler güler yüzle de anlatılabilir” gerçekten. Zaten boğazımıza kadar boka batmışız, biraz da güler yüzlü olmalarının zararı yok, faydası var. Haber sayısı da biraz yetersiz gibi ilk sayılarda.[3] Birgün’de de böyle bir sorun var mesela. Haber olmayınca tiraj da olamıyor, çünkü demin bahsettiğim “günde sadece tek bir gazete alabilecek adam” kaybediliyor (hele bir de gazete pahalıysa). Tiraj olmayınca da batılıyor ne yazık ki. Gerçi o 1 ytl fiyatla ne kadar tiraj olabilecek bilemiyorum. En kısa zamanda fiyatın inmesi gerekiyor. Röportajda Ahmet Altan da demiş, reklam bulursak indirebiliriz diye. Çok çabuk bulmalarını dileyelim.

Sonuç olarak, eksiklerine rağmen, zaten daha çıkmadan önce demokrasinin, hukuğun yanında olmasıyla diğer gazetelerin çok büyük bir kısmından [4] ayrılacağını tahmin ettiğimiz Taraf, tasarımıyla, haberleri sunuş biçimiyle de diğer tüm gazetelerden farklı olmayı başarmış, bunun yanında (Ahmet Altan’ın röportajında söylediği) tüm baskılara karşı gerçeği söyleyeceğini ve bunu güler yüzle yapacağını gerçekten hisettirerek, ilk 4 gün sonunda, umudumu boşa çıkarmamıştır.

[1] Kalın yazıları ben kalınlaştırdım, gazetede öyle değildi, yanlış anlaşılmasın.
[2] Bunların arasında halen Cumhuriyet‘in de bulunmasını anlayabilmiş değilim, alışkanlık heralde.
[3] Haluk Şahin, Radikal’e yazdığı Taraf’ın ilk günü yazısında “ilk gün çıkarılan gazetenin her zaman ‘en kötü gazete’ olduğunu biliyorum” demiş. Bu tür sorunlar, gerçekten bu “ilk gün sendromu”ndan kaynaklanıyor ise, gerçekten “iyi” bir gazete bizi bekliyor.
[4] Tavırları yakın olan gazetelerden de yazarlarının popülaritesi, “merkez medya”da kabul edilirliğiyle ayrılıyorlar. Birgün’de ÖDP başkan yardımcısı’nın yazdığı kimsenin umrunda olmuyor, ama Ahmet Altan’ı, Yasemin Çongar’ı ciddiye almak zorundalar!
Bu gazeteden bir kat daha umutlu olmamın en büyük sebebi bu zaten.

Safkan Türk Gazetesi

Kasım 15, 2007

Bu Tercüman hakikaten harikulade bir gazete. Halka ve Olaylara Tercüman‘dan bahsediyorum. Ilıcakların olmayan yani. Daha değişik insanların olan. Ilıcaklarınki “Bugün” oldu zaten. Neyse.

Nedir manşet? “Gazetecilik değil vatana ihanet” Neyden bahediyor? Bilemiyoruz. Star gazetesi (ki hakkında pek iyi düşünmediğimi yazmıştım.) bir şeyler yapmış, ona kızmışlar. Ama ne olduğunu yazmamışlar. Neden? “Hem insanlığa sığmadığı, hem de o konuda yayın yasağı olduğu için.” Yok ya. Ben de yedim “insanlık” bahanenizi. Neyse. Biraz aşağıya indik, “Star’ın iğrenç yayınının ardından Genelkurmay, ‘Dağlıca Tabur Komutanı ile bir üsteğmenin tutuklandığı’ haberrinin tamamen gerçek dışı olduğunu duyurdu.” Eee? Buymuş Star’ın yalan haberi. Yayın yasağını sanırım “tsk açıklaması yayınlamak” şeklinde aşmışlar ama, insanlık ne oldu? Neyse, zaten inanmamıştık o bahaneye. Tercüman? İnsanlık? Eheh…

Star ne yapıyor bilmiyorum, haber doğru mu, yoksa Star tamamen götünden mi sallamış, (ki yapmayacağı şey değil) bilmiyorum. Ama buna neden “vatana ihanet”, “iğrençlik”, “insanlık dışı”, “sözde gazete” yorumları yapılmış ki. Sadece TSK içinde birilerinin tutuklandığı haberi. Doğru veya yanlış. Ne bu celal Tercüman’da, sanki TSK üyesi kimse tutuklanmamış gibi şimdiye kadar? Daha yeni tutuklamadınız mı 8 askeri güle oynaya? Allah allah.

O kara kutunun içindeki “gazetemizi arayan vatandaşlar ot dedi bok dedi” formatını da hep kullanıyor Tercüman. Böyle bir şeylere sinirlenince Tercüman’ı arayan insanlar mı var? Öyle bir adam düşün ki, o gün Star almış, ama çok sadık bir Tercüman okuru. (Star’ı bulmaca için falan almış heralde?) Ve Star’daki yazıya sinirlenmiş, sonra tvde 4 şehit haberini duymuş, telefona sarılıp bu Tercüman’ın nasıl alaka kurduğunu kesinlikle anlamadığım 2 olayı birleştirip, demiş ki; “Star şimdi de sevindik manşeti atsın! Hıh!” Bir adam da değil, büsürü adam, vatandaşlar. Star’a yalancı derken bu kadar lüzumsuz yalan yazmayın yahu bari. Vatandaşlar demiş. Hadi ordan.

Bunları yazıp sinirli stresli “publish” butonuna basıyordum ki, sol altta şahane bir haber gözüme çarptı. 134 safkan Türk İneği dünyaya gelmiş! Web sitesinde bulamadım, gazeteyi alıp 7. sayfasına da bakacak halim yok tabii, ayrıntıları bilemeyeceğim, ama sonuç olarak 134 safkan Türk ineğimiz var artık. Önemli olan da bu. Vatana millete hayırlı olsun. Allah akıl fikir mversin cümlemize. Amin.

Cumhuriyet gazetesi nereye koşuyor

Kasım 5, 2007

Aman yarabbi! Cumhuriyet yazarı Roj TV’ye çıkmış! yazımda yazmıştım. Cumhuriyet yazarı Erdoğan Aydın Roj tv’ye çıkmış, Zaman gazetesi de bunu haber yaparak Cumhuriyet’e saydırmıştı. Biz de saf saf savunduk, “bir yazarının Roj tv’ye çıkması Cumhuriyet’in görüşünü belirtmez” falan dedik, ayrıca “Roj tv’ye çıktı diye illa terörist veya terörist sempatizanı olması gerekmez” dedik. Ama anlaşılan Cumhuriyet’e göre gerekirmiş.

Cumhuriyet, kendine yakışanı yaparak Erdoğan Aydın’ı işten çıkarmış. Bu kararıyla Cumhuriyet, nasıl bir gazete olduğunu, hangi safta olduğunu hala anlamak istemeyenlere tokat gibi bir kanıt daha sunmuş oldu. (Şunlar da başka bazı kanıtlar.)

Farklılıklara tahammülsüzlük, tek bir düşüncenin borozanlığı, milliyetçilik ve faşizm yolundaki bu şanlı yürüyüşünde Cumhuriyet’e selam olsun!

Aman yarabbi! Cumhuriyet yazarı Roj TV’ye çıkmış!

Ekim 25, 2007

İşte Zaman Gazetesi‘nin büyük habercilik başarısı. Haberimizin başlığı Cumhuriyet yazarı, Roj TV’de ‘ayrımcılık’ yaptı.

Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Erdoğan Aydın ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Kazım Genç, önceki akşam bölücü terör örgütü PKK’nın yayın organı Roj TV’ye konuk olarak katıldı.
Programda sürekli olarak Silahlı Kuvvetler aleyhine propaganda yapılması dikkat çekti. Aydın, Türkiye’de sadece Kürt ve Alevi sorununun değil, Sünni ve Türk sorununun da olduğunu öne sürerken programda sık sık Türkiye’de linç kültürünün geliştiği, sokaklarda faşizan sürecin yaşandığı dile getirildi. Roj TV son olarak PKK terör örgütü tarafından kaçırılan Türk askerlerinin ailelerini arayarak görüştürmüştü. Cumhuriyet Kitapları arasında birçok kitabı yayımlanan Erdoğan Aydın, Cumhuriyet Gazetesi’nin ekinde de yazıyor.

Devamlı muğlak ifadeler, “programda sürekli olarak Silahlı Kuvvetler aleyhine propaganda yapılması dikkat çekti“, “programda sık sık Türkiye’de linç kültürünün geliştiği, sokaklarda faşizan sürecin yaşandığı dile getirildi” Cumhuriyet “yazar”ı mı yaptı, dile getirdi, kim yaptı belli değil, belki de adamcağız savundu Silahlı Kuvvetleri. 2 tane de adamın söylediği cümle yazsaydınız da anlasaydık bölücü müymüş neymiş. Hem şu sokaklarda yaşanan durum, Zaman çok mu hoşnut acaba bundan? Hani bu yazı Tercüman’da, Takvim’de, Yeniçağ’da çıksa anlardım da, Zaman’ın orada burada dtp binasına saldırılmasına zil takıp oynadığını hiç sanmıyorum. (Ek: İnternet sitesinde, bu haberin hemen yanında link var işte: Teröre karşı haklı tepki istismar ediliyor, provokasyona dikkat!)

“Roj TV son olarak PKK terör örgütü tarafından kaçırılan Türk askerlerinin ailelerini arayarak görüştürmüştü.” de çok lüzumsuz olmuş, buna bakıp “vay şerefsizler” mi dememiz gerekiyor? Başta zaten demişsin “pkk’nın yayın organı” diye, orada demiştik biz onu.

Asıl bomba ise en sonda. “Cumhuriyet Kitapları arasında birçok kitabı yayımlanan, Erdoğan Aydın, Cumhuriyet Gazetesi’nin ekinde de yazıyor.” Yani adam “cumhuriyet yazarı” falan değil. Muhtemelen arada bir yine adı meçhul “ek”te yazıları çıkıyor. O zaman Aysel Tuğluk bir şey deyince de, “Radikal yazarı şöyle yaptı böyle yaptı” diye haber yapalım. Oh ne güzel. Kitap yayınlama konusuna gelince, bir gazete, zamanında bazı kitaplarını yayınladığı bir yazarın bütün görüşlerinden, hatta katıldığı bütün tv programlarında savunulan görüşlerden sorumlu mudur? Gerçi kendi yazarı olsa da (Oral Çalışlar, Mehmet Altan’la program yapıyor lan.) geçerli bu soru, ama bu daha da acayip.

Son olarak, şu “Vay hain, bebek katilinin yayın organında çıktı!” tavrına değinmek lazım. Roj tv‘de zamanında ak parti milletvekilleri de programlara katılmıştır, Zaman’ın da bunları haber yaptığını sanmıyorum. Yoksa o programlar silahlı kuvvetleri öven, Türk milleti’nin yüce özelliklerinden falan bahseden programlar mıydı? Bilemiyorum, belge yok elimde.

Anlamadığım, ne yapmaya çalışıyor ki Zaman, “bakın ulusalcı gazete aslında bölücü işbirlikçisi” mi demeye çalışıyor? Bunu okuyup gaza gelip “Cumhuriyet tsk aleyhinde propaganda yaptı!” diye cumhuriyet almaktan vazgeçmesi mi bekleniyor “zaman okurları”nın?

Not: Bu etiketlerde “medya” ve “yalan” ne kadar da çok yan yana geliyor. Tuhaf şey…

Gündem’e bir sansür daha!

Ekim 23, 2007

Sansürden en çok çeken gazetelerden biri Gündem. 6 Mart 2007′de 30 gün, 9 Nisan 2007′te 15 gün, 12 Temmuz 2007′te 15 gün, 8 Eylül 2007′de is 30 gün, 9 Ekim’de de (açıldıktan 1 gün sonra) 30 gün kapatma cezası almıştı, şu anda kapalı.

Ne zaman olacak diye bekliyordum, sonunda internet sitesini kapatmayı da akıl etmişler. http://www.ozgurgundem.net/ adresi artık o bildiğimiz yazı, ünlem ve üç nokta ile karşılıyor bizi. Web sitesine ise http://www.ozgurgundem.org/ adresinden ulaşılabiliyoruz. İşin en eğlenceli tarafı da, benim bu haberi sansür yememiş roj tv‘nin internetten izlediğim haber bülteninde almam.

(Pek sevgili Cemil Çiçek’in önerisiyle rtük’ün televizyonların “devleti veya kurumlarını güçsüz gösterebilecek terör haberleri” yapmasını yasaklaması rezaletine de değinmek lazım. Değindim al.)