Posts Tagged ‘demokrasi’

Ergenekon ziyareti

Eylül 3, 2008

Ülkenin silahlı kuvvetleri gidiyor bir takım tutuklu, haklarında çok ciddi suçlamalar olan adamları ziyaret ediyor, üzerine bir de “bak size güveniyoruz, bunlara bi şey yapmayın ha” diye babalanıyor yargı‘ya. Sirke döndü memleket.

Al genç sivillerin yazısı, boldları ben yaptım:

Veli Küçük buna çok darılacak

Yeni Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ilk icraatı Ergenekoncu meslektaşlarına sahip çıkmak oldu.

Kocaeli Garnizon Komutanı, Başbuğ’un emriyle Ergenekon tutuklusu Tolon ve Eruygur’u ziyaret etti. Bir de Genelkurmay, ziyaretin TSK adına yapıldığını sanki sormuşuz gibi, göğsünü gere gere açıkladı.

Çok merak edilen “Ergenekon’un muvazzaf subaylara ilgisi” böylece ortaya çıkmış oldu.

Genelkurmay Başkanı bu hareketiyle sözde değil, özde bir Genelkurmay Başkanı olacağı mesajı vermeye çalışırken bir kez daha hepimize özde değil sözde bir demokrasimiz ve hukuk devletimiz olduğunu hatırlattı.

Ayrıca bu ziyaretle Şemdinli’deki bombacı askerler için “Tanırım, iyi çocuklar” diyen Büyükanıt’tan sonra, İlker Başbuğ da “Tolon ve Eruygur’u tanırım, iyi paşalardır’ diyerek post-modern odaklara inat bir askeri geleneğe sahip çıkmış oldu.

Ama bu ziyaretin başka bir emekli paşa ve Ergenekon tutuklusu olan ancak bunca zamandır TSK tarafından ziyaret edilmeyen Veli Küçük’ü derinden yaraladığını tahmin etmek güç değil.

Yine hiç şüphe yok ki bu ziyaret ” artık komutanlardan laf değil icraat istediğini” belirten küskün Deniz Baykal’ın da gönlünü çelecektir.

TSK’nın resmen ve bağıra çağıra “Ergenekon’un iyi paşalarını” ziyaretinden sonra, Şemdinli’de Ferhat Sarıkaya’nın başına gelenlerin Ergenekon Savcısının da başına gelmesinden endişe ediyoruz.

Bu ziyaretin neden yapıldığı ve neden böyle duyurulduğu hakkında hemen bütün bu paşaların bağlı olduğu hükümetten ve aylardır zırt pırt “yargıya müdahale ediliyor” diye muhtıralar yayınlayan Yargıtay ve Danıştay’dan birer açıklama bekliyoruz.

Hem Özgürlük Hem Laiklik

Şubat 9, 2008

Nihayet laikçi-dinci kamplaşmasının illa bir tarafında olmayan bir bildiri de imzaya açıldı: Hem Özgürlük Hem Laiklik.

1 Şubatta imzaya açılan ve 3549 imzaya ulaşan Üniversitede Özgürlük bildirisi, sadece türban yasağına karşı, kılık kıyafet özgürlüğünü savunurken, diğer yasaklardan hiç bahsetmiyordu. Ha, bahsetmek zorunda mı? Değil. Ama bahsetmeyince de bütün dinci-gericiler’den imza alıyor, önemini yitiriyordu, “karşı taraf”ın “dincilerin bildirisi” eleştirilerine cevap verilemez oluyordu. Zaten Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Ahmet İnsel, Şahin Alpay gibi liberal demokratlar da bu bildiriyi imzalamaktan çekinmişlerdi.

Şimdi, özgürlükleri kısıtlamaya çalışan kesime de, yasakları kaldırıyoruz deyip sadece türban yasağını kaldıran, diğer özgürlük isteklerini görmezden gören kesime de karşı, gerçek laikliği savunan bir bildirimiz var. Neden üniversitemden hiç özgürlük sesi çıkmıyor, herkes türbana hayır bildirileri yayınlıyor derken (üniversitede özgürlük’te ODTÜ’den üç beş imza var, onlar da AKP milletvekili eşi falan fişman) bu bildiri ilaç gibi geldi, imzaların yarısı ODTÜ maşaallah. Şuradan okuyabiliyoruz tamamını.

Yanlış Cumhuriyet

Aralık 27, 2007

Sevan Nişanyan, 1993-1994 yıllarında çok yararlı bir kitap yazmış. Yanlış Cumhuriyet. Çok da güzel anlayabileceğimiz sebeplerden dolayı basıp yayımlamamış ama pdf formatında okuyabiliyoruz şu az önceki linkten. Ekşi Sözlük ‘ten öğrendiğim kadarıyla, yakın bir vakit basılacakmış artık. Hayırlısı.

Atatürk ve Kemalizm üstüne 51 soru, kitabın alt başlığı. Bir takım sorular şöyle:
Atatürk’ün kurduğu rejim demokrasi midir?
Cumhuriyet idaresi demokrasinin vazgeçilmez koşulu mudur?
Harf devrimi Türkiye’de okuryazarlığın yaygınlaşmasını sağlamış mıdır?
Resmi devlet dininin olmayışı, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez bir özelliği midir?
Türkiye Cumhuriyeti laik midir?
Osmanlı devletinde Türkler aşağılanır mıydı?
Atatürk milliyetçiliği din, dil ve ırk unsurlarını dışlar mı?
Milli mücadelede Türk ordusu dünyanın en güçlü ordularıyla savaşmış mıdır?
Emperyalist devletlerin Birinci Dünya Savaşı sonunda emeli Türkiye’yi bölmek, paylaşmak veya işgal etmek miydi?
Milli Mücadele olmasa Anadolu’da Ermenistan kurulur muydu?

Bir çok rahat rahat konuşulamayan konu hakkındaki soruları, çeşitli kaynaklardan, değişik ülkelerdeki uygulamalardan örnekler vererek cevaplamış Nişanyan. Tabuları yıkmış. Beynimize sokulan “Türk’ün Türk’e propagandalarını”, yalanları, paranoyaları çürütmüş. “Ezber bozmuş.” Ufuk açıcı.

Taraf

Kasım 19, 2007

Haftalardır beklediğim Taraf Gazetesi, bu perşembe çıktı. Kadrosu sağlam. Finansörü Alkım Yayınları. Genel yayın yönetmenleri (GYY) Ahmet Altan ve Alev Er (ki kendisi “301 Cemil Tahtaya” manşeti nedeniyle Star’dan atılmıştı). Yazarlar kapatılan Nokta’nın GYYsi Alper Görmüş, Agos GYY’si Etyen Mahçupyan, Washington’daki “senaryo skandalı” haberini yapıp Genelkurmay tarafından fişlenen eski Milliyet ve CNNTürk Washington temsilcisi Yasemin Çongar, 22 Temmuz seçimlerinde DTP’nin Mersin adayı, ve şahsımca seçilememesi Türkiye’nin çok büyük kaybı olan Orhan Miroğlu, Radikal’den Neşe Düzel, Genç Sivil Yıldıray Oğur, Ümit Kıvanç, Tan Morgül, Amberin Zaman, Arzu Çakır Morin, Pakize Barışta

Bu sağlam kadroya ilaveten, geçtiğimiz cumartesi (12 kasım) Zaman’ın cumaertesi ekinde çıkan röportajda Ahmet Altan çok iddialı konuştu, umut verdi[1]:

Türkiye’de özellikle medya tarafsızlık adı altında bugüne kadar çok taraf tuttu, ancak hiçbir zaman halkın, hukukun, demokrasinin, sivillerin, Parlamento’nun tarafını tutmadı. (…) “Biz akıntıya karşı kürek çekmiyoruz, akıntıyı değiştirmek istiyoruz. (…) Nasıl yapacağız? Bizim gazetemiz diğer gazetelerin sakladıklarını ortaya koyduğu zaman medyanın diğer parçalarının bunu saklamasının anlamı kalmayacak, onlar da değişecek. (…) Biz baskıları göze alıyoruz. Eğer bunu göze almazsak neden gazeteyi çıkartalım. (…) Gerçeklerden yanayız, ama gerçekler illa asık suratla söylenmesi gereken bir şey değil. Önemli amaçlarımızdan biri sıcak, insanların seveceği bir gazete yapmak. Ve her inançtan, her düzeyden, her sınıftan, dürüstlükten hoşlanan her insanın seveceği bir gazete yapmak istiyoruz. (…) Herkesin aklında böyle [baskılara karşı ne yapacaksınız?] bir soru var. Ben de şu soruyu soruyorum: Kim bunlar? Biz hukukun içinde dururken bize hukuk dışında baskı yapacak olan güç kim? Hukuk dışında hiç kimseden korkmuyorum. Hukuktan başka bir ölçümüz yok. (…) Öyle kolay kolay çekilmeyiz. [Nokta'yı kastederek] Bu gazetedeki insanların hepsi için bunu söyleyebilirim. Patronaj için de bunu söyleyebilirim.

Gerçekleri korkmadan açıklayan başka gazeteler yok mu? Var. Birgün var, Evrensel var. Ama bunu yapan “sosyalist sol”un dışında bir gazete yok. Bunu, artık biraz magazinle mi olur neyle olur, bütün halka ulaşarak, güler yüzle yapacak bir gazete yok. O yüzden bu sözler, yukarıda saydığım kadroyla da birleşince beni bayağı heyecanlandırmıştı.

Perşembe günü ilk dikkatimi çeken şey, “Birgün, Evrensel, Gündem, Welat ve Cumhuriyet’i en tepeye koyan gazeteciler” üyesi gazetecimin, Taraf’ı da bunların yanına koymuş olmasıydı. [2] Pek güzel.

Tasarım, logo, başlıkların fontu falan çok güzel ve modern. (hatta bloğu da o renge çevirdim farkettiysen) Farklı bir kere. Bütün gazeteler neredeyse aynı görünüyor, Taraf, ilk bakışta diğerlerinden ayrılıyor. Açık turuncu kutular falan, nefis. Kağıdı da fazla kaliteli.

1. sayfa. Daha gazetenin ilk sayısının manşetine Osman Pamukoğlu gibi birinin röportajındaki bir sözün seçilmesini başta yadırgasam da, aslında tam da şahane bir “adamın diyo” taktiği olmuş. Pamukoğlu, “Dağlıca’nın hesabı sorulmalı, iki üç askerle geçiştirilemez, hepsini yargılayın” diyor. Bu röportajdan 2 gün sonra da “TSK’yı eleştiren emekli personele askeri tesislere giriş yasağı” içeren yönetmelik değişikliği gelmesi çok manidar. Tam da bunla alakalı olarak, pazar günkü manşet tek kelimeyle harika: “Konuşan paşaya türbanlı muamelesi.” Emekli generaller, türbanlılarla kader ortağı oldu diyerek dalgalarını geçmişler. Çok da güzel olmuş. Az bile.

“İki spot” köşesindeki iki dandik haber fikri de hoşuma gitti. Cuma günkü gazetede ne var mesela, “İnternetten oynanan oyunda sanal mobilya çalan genç tutuklandı”. Eğlencelik.

Dış haberler, 2. ve 3. sayfada. Bu yurt dışında çok kullanılan bir şeymiş. Ne demiş Ahmet Altan röportajda, “Biz dünyanın en eğlenceli kısmının dünya olduğunu düşünüyoruz.” Bu yüzden de onu iç sayfalara saklamıyorlarmış. İyi de ediyorlar. 2. sayfa “dünya gündemi” ciddi haber, 3. sayfa “dünyanın rengi” hafiften geyik içerikli. Sevdim.

Toplum ve Yaşam sayfalarında (2 sayfa) haberler genellikle eğlenceli bir dilde, yorum katılarak aktarılmış. Hatta diğer sayfalarda da haberler yorumlu genellikle. Değişik.

Ekonomi sayfalarını (4 sayfa) pek okumadığımdan, karşılaştıramıyorum, geçiyoruz.

Medyaironik, medyakronik’te de yazan Alper Görmüş’ün medya eleştiri köşesi. İlk günden “belirtildi” haberciliğine değinmesi güzel olmuş.

Politika sayfalarında (3-4 sayfa) ilk sayıda %52 tanıtılmış, öküz gibi yer ayrılarak. Çok güzel. Onun dışında düşünce özgürlüğünü sınırlayan 301 dışındaki maddeleri anlatan bir haber ve Hrant Dink cinayetini araştıran komisyonun takibi var. İlk günden gazetenin tavrını göstermesi açısından önemli. Cuma günkü “geç kaldınız gözüm” başlıklı Ahmet Kaya anması güzel (bir noktası dışında, bkz. alt paragraf), ama yanda Necmettin Erbakan’a hoca diye hitap etmek de ne oluyor? İroni mi?

Gazetenin yaptığı bir hata, Ahmet Kaya haberinde Reha Muhtar ve Ercan Saatçinin Ahmet Kaya’ya saldırdığını iddia etmesi. Daha önce tekzip edilmiş böyle iddialardan sonra, genelde bir kaç gün sonra o sayfanın en altında, minicik bir kutuda bir açıklama görürüz. Bunlar ise, pazar günü, sayfanın tam ortasına, 5 sütuna bir başlık atmışlar “Taraf’tan özür ve düzeltme” diye, ve öyle samimi ve (kendilerine karşı) sert bir dille düzeltmişler ki, şapka çıkartılası. Birazını aktarıyorum:[1]

(…) hata yaptık. Bu ifade, haberin alıntılandığı (…) Nokta dergisin[deki] anlatımı da aşan bir dil ve yaklaşımla kaleme alınmıştır. (…) Taraf, haberi hazırlarken, gerek Vatan gazetesindeki [Reha Muhtar'ın, haberi yalanlayan] yazıları, gerekse Saatçi’nin dergiye gönderdiği açıklamayı araştırıp bulma görevini yerine getirmemiştir. Bunların sonucu olarak ortaya çıkan özensiz, gerek Reha Muhtar’ı, gerekse Ercan Saatçi’yi töhmet altında bırakan, onların kişilik haklarını gözetmeyen tutum nedeniyle hatamız büyüktür. Medya etiği ve habercilik ilkeleri açısından vehamet taşıyan bu davranışımızla ilgili olarak Reha Muhtar ve Ercan Saatçi’den özür diliyoruz. İnsan onurunu zedeleyecek hiçbir şeyin haber olmadığını düşünen Taraf gazetesi olarak bu özensizlikten dolayı okurlarımız tarafından da bağışlanmayı diliyoruz.

Ali Saydam, Akşam’daki Özeleştiri bu kadar abartılır mı? yazısında “Böyle sistematik, ilkesel, bu düzeyde bağlayıcı bir tavra 30 yıllık yayıncılık hayatımda ve iletişim uygulamalarında ilk kez tanık oluyorum.” demiş. Taraf Gazetesine güvenmek ve onu desteklemek için, sadece bu “özür ve düzeltme” bile yeterli bence.

Cumartesi günkü “Ak Parti’nin yeni anayasa taslağı, STKlardan önce ‘abi’ Bülent Arınç’a gönderildi” haberi, ak parti borozanı olabileceği yönündeki şüpheleri dağıtabilir. Yine Ahmet Altan röportajına dönelim; “Biz ne iktidardan, ne muhalefetten yanayız. Evrensel hukuku, demokrasiyi, insanların bireysel haklarını, zenginliğini mutluluğunu savunan herkesle beraberiz. İktidar savunursa onun iyi yaptığını söyleriz, muhalefet savunursa onun iyi yaptığını söyleriz, ikisi savunursa ikisinin de iyi yaptığını haberlerimizde gösteririz. İkisi de savunmazsa ikisinin yanlış yaptığını yazarız.”

Tv sayfasında dizi haber, kültür sanat programlarını güzel güzel yazmışlar, Bir kaç film tanıtmışlar, ortada da güzel eleştiri yazıları var da… Bu gazetede kanalların yayın akışı yok! Benim şahsen hiç umrumda değil de, bir gazeteye 1 ytl veriyorsa biri, yayın akışlarını da görebilmeli. Gazetelerin en büyük kullanım alanlarından biri yahu bu, (biri de bulmaca, oy oy)başka gazete mi alacak bir de üstüne?

Spor sayfalarının (4 sayfa) en azından 1 tanesi tamamen “futbolsuz”. Sürpriz, Etyen Mahçupyan at yarışı yazıyor! (Normal yazı da yazdı cuma günü iç sayfalarda, telaş yok.) Hem de önce sporu/oyunu tanıtarak başlamış. Çok güzel. Ben bile oynarım belki bak şimdi? Spor sayfalarına oldukça özen gösterilmiş, adam gibi uğraşılmış haberler, röportajlar yapılmış, ki bu bir kişinin sadece bu gazeteyi alabilmesi için çok önemli. Bu tür “for profit” olmayan gazetelerin en büyük sorunlarından biri buydu bence şu ana kadar. Günde sadece tek bir gazete alabilecek adam sadece Birgün alarak adam gibi spor haberi okuyamıyor mesela, o zaman gidip başka bir gazete alıyor. Bu yüzden umarım böyle devam eder spor sayfaları.

Pazar günkü spor sayfalarına ayrıca değinmek istiyorum. Daha önce bahettiğim “haberleri yorum katarak aktarmak”ın, burada boku çıkmış. Herkesin pek hoşuna gitmeyecek şekilde, ama ben aşık oldum resmen. Norveç – Türkiye maçı için bir başlık atmışlar, altına 1 cümle haber, büyük bir resim, etrafa da 3 köşe yazısı. Hem de ikisi Tan Morgül ve Ümit Kıvanç. Bir Kıvanç Koçak kalmış muhteşem üçlümün tamamlanmasına. Diğeri de Can Belge. (Murat Belge’nin oğlu.) Yan sayfada ise 1. lig’den bir maç haberi var. Onda da, maçı güzel güzel, yorumlu morumlu anlatmışlar. Gına gelmişti “5. dakikada şu oldu 18. dakikada bu oldu, ilerleyen dakikalar gol getirmeyince maç şöyle bitti.” tarzında yazılardan.

Son sayfada, her gün bir ünlüye 20 anket defteri sorusu soruluyor, olmasa da olur, umrumda değil, ama seviliyordur belki.

Taraf, Cumhuriyet veya Zaman gibi “ciddi” bir gazete değil. Ama zaten olması da gerekmiyor. Hatta olmasın daha iyi. “Ciddi şeyler güler yüzle de anlatılabilir” gerçekten. Zaten boğazımıza kadar boka batmışız, biraz da güler yüzlü olmalarının zararı yok, faydası var. Haber sayısı da biraz yetersiz gibi ilk sayılarda.[3] Birgün’de de böyle bir sorun var mesela. Haber olmayınca tiraj da olamıyor, çünkü demin bahsettiğim “günde sadece tek bir gazete alabilecek adam” kaybediliyor (hele bir de gazete pahalıysa). Tiraj olmayınca da batılıyor ne yazık ki. Gerçi o 1 ytl fiyatla ne kadar tiraj olabilecek bilemiyorum. En kısa zamanda fiyatın inmesi gerekiyor. Röportajda Ahmet Altan da demiş, reklam bulursak indirebiliriz diye. Çok çabuk bulmalarını dileyelim.

Sonuç olarak, eksiklerine rağmen, zaten daha çıkmadan önce demokrasinin, hukuğun yanında olmasıyla diğer gazetelerin çok büyük bir kısmından [4] ayrılacağını tahmin ettiğimiz Taraf, tasarımıyla, haberleri sunuş biçimiyle de diğer tüm gazetelerden farklı olmayı başarmış, bunun yanında (Ahmet Altan’ın röportajında söylediği) tüm baskılara karşı gerçeği söyleyeceğini ve bunu güler yüzle yapacağını gerçekten hisettirerek, ilk 4 gün sonunda, umudumu boşa çıkarmamıştır.

[1] Kalın yazıları ben kalınlaştırdım, gazetede öyle değildi, yanlış anlaşılmasın.
[2] Bunların arasında halen Cumhuriyet‘in de bulunmasını anlayabilmiş değilim, alışkanlık heralde.
[3] Haluk Şahin, Radikal’e yazdığı Taraf’ın ilk günü yazısında “ilk gün çıkarılan gazetenin her zaman ‘en kötü gazete’ olduğunu biliyorum” demiş. Bu tür sorunlar, gerçekten bu “ilk gün sendromu”ndan kaynaklanıyor ise, gerçekten “iyi” bir gazete bizi bekliyor.
[4] Tavırları yakın olan gazetelerden de yazarlarının popülaritesi, “merkez medya”da kabul edilirliğiyle ayrılıyorlar. Birgün’de ÖDP başkan yardımcısı’nın yazdığı kimsenin umrunda olmuyor, ama Ahmet Altan’ı, Yasemin Çongar’ı ciddiye almak zorundalar!
Bu gazeteden bir kat daha umutlu olmamın en büyük sebebi bu zaten.

Partilerin parti kapatmaya bakışı

Kasım 18, 2007

Yargıtay Başsavcılığının açtığı DTP’yi kapatma davası üzerine Birgün Gazetesi 4 “sol” parti, ve hatta AKP’nin görüşlerini yazmış. Önce şu üçüne bakalım:

Mehmet Ali Şahin. Adalet Bakanı (AKP): Yeni bir anayasa hazırlığı yaparken bir siyasi parti hakkında dava açılmış olması hoşuma giden bir şey değil.

Ufuk Uras. ÖDP Genel Başkanı ve Milletvekili: DTP akan kanın durdurulması ve sorunların çözümü için bir şanstır. Dar görüşlü yaklaşımla DTP’nin kapatılması, bu şansın elden kaçırılmasına yol açacaktır.

Uğur Cilasun. SHP Genel Sekreteri: Siyasi partileri kapatmanın çözüm olmadığı görüldü. Siyasi partileri kapatmamak lazım. Diyalog lazım.

Yani ne diyor; Kapatmayalım. Bu partilerden biri islamcı/liberal (o ne be?), biri sosyalist, biri sosyal demokrat. Şimdi de şu ikisine bakalım:

Mustafa Özyürek. CHP Genel Başkan Yardımcısı: Yargı sürecidir, konuşmak yargıya müdahale olur.

Zeki Sezer. DSP Genel Başkanı: DTP’ye bu davayı açanlar ellerindeki yasaya göre davranıyorlar. Bu aşamada DTP’ye çok iş düşüyor.

Biri, daha 5 ay önce karışmamışçasına “yargıya karışmama” kisvesi altında, kapatmaya susarak destek veriyor, diğeri de “yasa var kardeşim” diyerek aynı şeyi yaparken, bir de zaten hakkında dava açılmış partiye de “iş düştüğünden” falan bahsediyor. Bu 2 parti ne şimdi? Sol mu? Sosyal demokrat mı?

“İşin gücün yok, oturup chp ve dsp’nin sol olmadığını mı anlatıyorsun hala” diyeceksiniz de, “ben solcuyum” diyenlerin çoğu bu 2sinin ittifakına oy verdi seçimde? Onu ne yapacaz?

Özgür, Demokratik ve Eşitlikçi Bir Türkiye İçin…

Ekim 29, 2007

Ülkeyi yönetenler, halkın ihtiyaçlarını ve beklentilerini göz ardı ederek kendi küçük hesapları ve çıkarları doğrultusunda bir Türkiye inşa etmeye çalışıyorlar. Anayasa tartışmalarından, sosyal alandaki düzenlemelere, tezkere görüşmelerinden bütçe hazırlıklarına kadar tüm uygulamalar halktan ve toplumun örgütlü kesimlerinden esirgenerek hayata geçirilmeye çalışılıyor. Bizler, geleceğimizi şekillendirecek uygulamaların bize rağmen hayata geçirilmesine izin vermeyeceğiz. “Özgür, Demokratik ve Eşitlikçi bir Türkiye” talebimizi herkese duyuracağız.
3 Kasım’da, Türkiye’nin özgürlükten, demokrasiden, eşitlikten, barıştan ve emekten yana aydınlık insanları bir kez daha alanlarda olacağız!

  • Baskıcı, totaliter ve muhafazakar bir anayasaya hayır, özgür ve demokratik bir anayasa istiyoruz diyenler,
  • Savaş çığırtkanlığına hayır, yurtta ve dünyada barış istiyoruz diyenler,
  • Emperyalist sömürü politikalarına hayır, tam bağımsız bir Türkiye istiyoruz diyenler,
  • Özelleştirmeci, piyasacı, neo-liberal politikalara hayır, kamusal zenginliklerimizin korunduğu, hakça bölüşümü esas alan bir ekonomi istiyoruz diyenler,
  • Eğitimin kar kapısı olarak görülmesine hayır, parasız, bilimsel, demokratik ve laik eğitim hakkı istiyoruz diyenler,
  • YÖK’e ve üniversitelerdeki tüm baskılara hayır, özgür, demokratik ve bilimsel bir üniversite istiyoruz diyenler,
  • Sağlığın ve sosyal güvenliğin piyasalaştırılmasına, Ssgss Yasasına hayır, herkes için parasız, nitelikli, ulaşılabilir sağlık hizmeti istiyoruz diyenler,
  • İnsanların açlıktan, yoksulluktan ve soğuktan ölmesine hayır, tüm sosyal haklarımızın kamu güvencesine alınmasını istiyoruz diyenler,
  • Toplumun sadece belli kesimlerinin kayrılıp gözetilmesine hayır, eşitlikçi bir toplumsal düzen istiyoruz diyenler
  • Zorunlu din derslerine hayır, dinsel inançların kamusal alanda baskı aracı olarak kullanılmasın diyenler,
  • Tek bir dinin, tek bir mezhebin devlet tarafından kollanmasına ve dayatılmasına hayır, biri diğerinin önüne konulmaksızın tüm inançların özgürce yaşanabildiği özgürlükçü bir laiklik istiyoruz diyenler,
  • Her türden milliyetçi, şovenist ve ırkçı yaklaşımlara hayır, birarada kardeşçe yaşamak istiyoruz diyenler,
  • Farklı kimlikleri, kültürleri yok sayan, onları yok etmeye çalışan tek tipçi anlayışa hayır,
  • Kürt Sorununda demokratik bir çözüm istiyoruz diyenler,
  • Cinsiyetçi politikalara hayır, toplumsal yaşamın her alanında ayrımsız bir eşitlik istiyoruz diyenler,
  • Emekçilerin örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanmasına hayır, demokratik bir çalışma hayatı istiyoruz diyenler,
  • Güvencesiz-sözleşmeli çalışmaya, Kamu Personel Rejimi Yasasına hayır, kadrolu, güvenceli istiyoruz diyenler,
  • Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununa, Kabahatler Kanununa hayır, baskısız, özgür ve demokratik bir ülke istiyoruz diyenler,
  • 301. maddeye hayır, düşünce özgürlüğünün önündeki tüm engeller kaldırılsın diyenler
  • Sahte sendika yasasına hayır, grev ve toplu sözleşme hakkımızı kullanmak istiyoruz diyenler,
  • Doğanın tahribatına hayır, tüm canlılar için yaşanılabilir bir çevre istiyoruz diyenler,
  • Darbeye ve Cuntacılara hayır, 12 Eylül darbecilerinden hesap sorulsun diyenler,
  • 3 Kasım Cumartesi Günü KESK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla Özgür, Demokratik ve Eşitlikçi bir Türkiye irademizi göstermek için Ankara’da buluşacak.

    Türkiye’nin geleceğini savaş çığırtkanı, milliyetçi, muhafazakâr ve neo-liberal politikalara bırakmamaya kararlı olan bu ülkenin tüm aydınlık insanlarını 3 Kasım’da Ankara’ya çağırıyoruz.

    Aydın ve sanatçıların destek bildirisi:

    (…) İktidar partisinin, bugüne kadarki hükümet pratiği, yerleşik siyaset ve yönetim zihniyetinin bir devamı olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, iktidar partisinin kapalı kapılar ardında yürüttüğü anayasa çalışmaları, 1982 Anayasası’ndan kopuşu sağlama yeteneğinden yoksundur. Anayasa tartışmalarının bir diğer cephesinde ise, milliyetçi-otoriter güçler yer almaktadır. Bu güçlerin; özgürlük, eşitlik ve demokrasi yönünde talepleri olmadığı, neo-liberal politikalara itiraz etmedikleri de sır değildir.

    Anayasa tartışmalarının kaderi, bu güçlerin ellerine bırakılamaz. Bizler, yeni anayasa tartışmalarının, Özgür, Demokratik ve Eşitlikçi bir Türkiye hedefine hizmet etmesini istiyoruz. Silahların gölgesinde, şiddet histerisi ile toplumsal barışın karartılmasına karşı duruyoruz.

    (…) Tüm yurttaşları acılarımızı paylaşmaya, yan yana yürümeye, Özgür, Demokratik ve Eşitlikçi bir Türkiye’yi birlikte yaratmak için ses vermeye çağırıyoruz.

    Referandumu ne etsek

    Ekim 18, 2007

    Bu pazar, daha tam içeriğini bilmek şöyle dursun, yarımızın yapılacağını bile yeni hatırladığı bir referandumumuz var. (Nerede oy vereceğimizi de ysk’dan öğrenebiliyoruz, yeri gelmişken.) Şimdi, bu referanduma ne oy vereceğime karar vereceğim. Öncelikle referandum neleri değiştiriyor, bakalım; (ntvmsnbc‘den)

    1. Genel seçimler 4 yılda bir yapılacak.
    2. TBMM tüm kararlarında, üye tamsayısının en az üçte biri (184) ile toplanacak.
    3. Cumhurbaşkanı; 40 yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim görmüş, TBMM üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilecek.
    4. Cumhurbaşkanının görev süresi, 5 yıla indirilecek; bir kimse, en fazla iki defa (5+5) cumhurbaşkanı seçilebilecek.
    5. Cumhurbaşkanlığına, TBMM üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi, 20 milletvekilinin yazılı teklifiyle mümkün olacak. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçiminde aldıkları geçerli oyların toplamı yüzde 10’u aşan partiler de ortak cumhurbaşkanı adayı gösterebilecek.

    Şimdi, şöyle çekincelerim var bu referandumla ilgili;

    • Sonucunda evet oyları yüksek çıkarsa Tayyipler “aha işte halkımızın %80′i bizi destekliyor!” diyecek, iyice havalara girecekler.
    • Ülkenin genel yararı, demokrasinin düzgün işlemesi için değil de, akpnin kendi kıçının keyfi için yapılıyor gibi?
    • Bu referandum asıl olarak 11. Cumhurbaşkanlığı seçimi krizini aşabilmek içindi, şimdi bu sorun ortadan kalktığına göre acelesi kalmadı. Zaten (umuyorum) yakında anayasa tümden değişeceği için, o sırada bu değişiklikler de yapılabilir. Şimdi lüzumsuz yere bu kadar masraf yapılmış olacak, 200 milyon ytl heba olacak, hatta oldu zaten çoğu. (Yalnız burada gözden kaçan bir nokta var ki, referandumun bu kadar gecikmesinin sebebi Ahmet Necdet Sezer’in değişiklikleri 2 kez veto etmeden önce 15er gün bekletmesidir, yoksa seçime yetiştirilecek ve çok daha az masrafla kurtulunacaktı. Hem kim bilir belki de Abdullah Gül seçilmezdi?)
    • Saçma sapan bir aday gösterme sistemi var. (madde 5) (%10 fetişizmimiz burada devam ediyor. Yahu, 3-5 tane “ekstrem” aday olsa ne olur, mesela seçime katılabilme yeterliliğinde olan her parti aday gösterebilse ne olur, ya da bilmemkaçyüzbin imza ile aday olunabilse mesela? %0.35lik partinin cumhurbaşkanı adayından mı korkuyorsunuz? Zaten 2 turlu seçim, oyların bölünüp çoğunluğun istemediği birinin seçilme şansı da yok. Oy pusulası mı büyür, e 22 temmuz seçimlerinde yediğiniz bok neydi? (Bağımsızların ortak pusulaya dahil edilmesi.) Nereden tutsan elinde kalıyor, çok sinirliyim, üç saat konusabilirim bu konuda susmadan, susayım.)
    • Cumhurbaşkanının yetkilerinin ne olacağı hala belirsizliğini koruyor. (Şahsen sembolikleşmesi taraftarıyım, gerçi sembolikleşirse halkın seçmesi bir çelişki olabiliyor, varsın olsun, sonuçta sembolikleşmesini istiyorum, ve bu sembolik cumhurbaşkanını da neden oligarşi seçeceğine halk seçmesin?)
    • 2 defa seçilebilme nedeniyle, (madde 4) halihazırdaki cumhurbaşkanının bir şekilde oy kaygısı güderek makamı siyasallaştırma tehlikesi var.
    • Yarı yolda geçici maddeleri değiştirildiği için bir kısım oylar eski maddelere kullanılmış oldu. (Hakikaten sonuç %50ye çok yakın çıkarsa ve önceden gümrüklerde oy kullananlardan biri mahkemeye giderse ne olacak merak ediyorum. (Edit: Gümrüklerde madde değişene kadar 19686 oy kullanılmış, referandum sonucunda fark 19686dan küçük çıkarsa sonuç geçersiz sayılacakmış.)

    Ancak, aslında bu referandumdaki değişiklikleri destekliyorum. Şöyle ki;

    • Cumhurbaşkanını halkın seçmesi, halkın yönetime daha fazla katılmasını sağlayacak. Doğrudan demokrasi yolunda bir adım.
    • Şu ana kadar cumhurbaşkanını meclis, yani dolaylı olarak halk değil, bürokratik elit seçiyordu, (zaten bu sefer seçemediler diye olmadı mı bunca tantana?) şimdi doğrudan halk seçecek, bürokratik oligarşi önemli bir kalesini kaybedecek.
    • 367 hukuksuzluğundan kurtuluyoruz! (madde 2)
    • Cumhurbaşkanlığı seçimleri bundan sonra bu şekilde bir krize dönüşemeyecek. (Yediniz ulan ülkenin yarım yılını, sonucundaki saçma sapan kutuplaşma da mirası.)
    • Neredeyse hiç bir hükümet 4 yıldan uzun dayanamadığından, seçimlerin 4 yılda bire düşürülmesi gayet uygun bence. (madde 1) Hem kimse bıkbık edemez bundan sonra, “vay efendim sen seçileli 4 yılı geçti, sen cumhurbaşkanı seçemezsin” diye. “3 yılı geçti, seçemezsin” diye eder, ehh.
    • Cumhurbaşkanını meclisin değil de halkın seçmesiyle, meclisi bir partinin domine etmesi durumunda, en azından cumhurbaşkanı farklı bir görüşten seçilerek bir denge sistemi oluşturulabilir? (Aslında mesela chplilerin de şu an bu yüzden desteklemesi lazım?)
    • Yeni anayasanın ne zaman ne olacağı , olup olmayacağı belli olmadığından, şimdilik halk olarak, birey olarak ne koparırsak kardır. (Çağatay‘ın 9 Ekim tarihli 21 Ekim 2007 Halk Oylaması Üzerine yazısında yazmış bunu, aynen yürüttüm.)

    Sonuç olarak, evet, iptal edilse daha iyiydi, ama madem iptal edilmedi, iş işten geçti, şu durumda “evet” oyu vermeye karar vermiş bulunmaktayım. Bu, iptal edilmemesini, ya da değişikliklerin tamamını tüm kalbimle onayladığım anlamına gelmiyor, ama eksikleri, saçmalıkları olsa da, bu değişiklik düşüncelerime, inandıklarıma, istediklerime şu anki durumdan daha yakın olacağından, yok şu oldu, yok bu olacak, yok efendim ben kıl oldum bunlara gibi sebeplerle oyumu farklı bir şekilde kullanma(ma)ya niyetim yok. Sanırım. Pazar günkü üşengeçliğime de bağlı olacak galiba bu. Neyse, pazar ola hayrola.

    Gaydıciddi (yani diyor ki, tabii ki bu gerçek bir sebep değildi, bu da antin kuntin) not: Ya abi, bir de, “hayır” oyu yüksek (mesela chp’nin son oy oranından yüksek, %x) çıkarsa Baykallar çıkacak, “sadece chp hayır propagandası yaptı, chp’nin oyu %x’e yükselmiştir, başarıdır, bilmemnedir.” diyecek. Ben de sinirden şapkamı yiyeceğim. (Bu yazının taslağını birkaç gün önce yazmıştım, şimdi mhp de hayır diyecekmiş. Kıyamadım ama silmeye bunu.)

    özgürlükçü abdullah gül?

    Eylül 4, 2007

    Çok muhteşem, tarafsız, harikulade, eski cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer zamanında köşkte yasaklanan sadece türban değildi, eskiden resepsiyonlara davet edilen Orhan Pamuk, Sezen Aksu gibi sanatçılar, ve tabii ki Vakit gazetesi de (muhtemelen yeni şafak, zaman, yeni asya, milli gazete vs de davet edilmiyordu, elimde bir kaynak yok ama o konuda) artık köşke davet edilmiyordu. (Orhan Pamuk, Nobel alınca bile davet edilmediydi hatırlarsak, nasıl olsa “30bin kürt, 1milyon ermeni öldürüldü” dediği için almıştı Nobel’i!) Abdullah Gül gelince bu yasaklar kalkmış! Hatta üzerine bi de genelkurmay’dan yasaklı DTP de davet edilmiş! Ne güzel. Çok takdir edilesi. Tarafsız, kemalist cumhurbaşkanımızın köşke sokmadığı “ermeni dostu, türk düşmanı” Orhan Pamuk’un, Kemal Burkay’ın yazdığı sözleri yorumlayan Sezen Aksu’nun, diyince bütün sorunlarımız çözüleceği için “pekaka terörist” demeyen DTP’nin artık resepsiyonlara davet edilmesi daha demokratik bir Türkiye, hadi en azından “köşk” demek.

    Peki neden soru işareti var başlıkta? Çünkü Evrensel, Birgün ve Gündem davet edilmemiş. Evrensel de, “Gül, Vakit’e müslüman” diye haber yapmış bu durumu.

    Ahmet Tulgar, Birgün gazetesinde, yanılmıyorsam Behiç Aşçı’nın ölüm orucu sırasında, hükümet ve Cemil Çiçek’in hiç bir adım atmaması üzerine bir yazı yazmıştı. Kimilerinin oraya buraya “be hey dürzü”‘ler, o olmazsa bursa nutukları döşenmeleri gibi ben de bu dönemde her yere şu Ahmet Tulgar yazısını döşeneceğim böyle giderse. Bu vesileyle, şimdiden antreman yapalım:

    BİZDEN BİR ŞEY İSTEMEYİN ARTIK

    Onlar da bizden bir şey istemesinler artık. Vermeyiz, yapmayız. Bundan böyle. Onlar için bir şey.
    İsterlerse istesinler. İstedikleri kadar istesinler. Onlar da bundan böyle bizim umurumuzda olmaz artık.
    Fark ettikleri gün o kazık kaktıklarını sandıkları koltuklarının nasıl mancınık misali bir düzenek olduğunu, ilk rejim arızasında nasıl çakılacaklarını yere o yaylı koltuklarından, hiç bitmeyecek sandıkları iktidarlarının nasıl tel maşa bir sayaca bağlı olduğunu, nasıl sınırlı olduğunu o keyfiyet ve özgürlük alanlarının, ellerindeki o yasama ve yetki lüksünün ellerinden nasıl hoyratça çekilip alınabileceğini bir gün, hatta çoktan alınmaya başlandığını, nasıl bir gün hepsini yitireceklerini, hatta yitirdiklerini, istedikleri kadar dem vursunlar o zaman bize demokrasiden, demokratik seçimlerden, seçilmişlikten. Filan falan. Yürür gideriz yüzlerine bile bakmadan. Yüzümüzden bir fayda beklemeyenler, bir yarar ummayanlar iktidarları boyunca, sırtımızdan fayda görürlerse görsünler, onunla yerinsinler artık.
    Sözüm onlara:
    Seçmediğimiz gibi sizi biz, bundan böyle seçilmişliğiniz için bile, kılımızı kıpırdatmayız.
    Bir gün sizden hiç umulmayan bir cesaretle ya da cılız bir seslenişle çağırırsanız bizi meydanlara, şuradan şuraya adım atmayız.
    Namluların önüne kendiniz dikilirsiniz gerekirse bir gün artık.
    Biz size hiç birini öğretmeyiz.
    Hızlandırılmış direniş kursları vermemizi beklemeyin bizden.
    Uluslararası topluluğu kendiniz yardıma, dayanışmaya çağırırsınız artık diliniz döndüğünce.
    Bu konuda da bizden aracılık beklemeyin.

    BİR TEK SU VERİRİZ
    “Size bundan sonra su yok” demek lazım ama bir tek su verebiliriz size bundan sonra. Soğuk su. Üstüne içmeniz için nasıl hızla akıp gittiğine şaştığınız o ikbal günlerinin. Yasama dönemlerinin. Ya da belki ardınızdan dökeriz bir tas su. Bir tas suyu.
    Sadece atanmışları ile değil sizin gibi seçilmişleriyle de bu sistemin uzaktan yalandan bir sempati ilişkimiz olmaz, olamaz bundan böyle.
    Siz çok saygılısınız da seçilmişliğe, bizden saygı bekliyorsunuz şimdi.
    Siz çok sivilsiniz de biz sivillere göz kırpıyorsunuz, bizimle uzaktan uzağa flörte kalkışıyorsunuz, utanmadan.
    Sizin sivilliğiniz olsa olsa alışveriş merkezlerinde küçücük kızlara işkence yapan özel güvenlik şirketi elemanlarının sivilliği kadar olur.
    Sizi gidi oligarşi istihdamlı, militarizm yetkilendirmen özel güvenlik şirketi elemanları, özel güvenlik hükümeti. Sınırlı sorumlu şirket sizi.
    Çevirin bakalım kapınızdan “barış, barış” diye gelenleri, seçilmişleri, gözüne girmek için atanmışların, kendi kendini atamışların.
    Kırın bakalım kalbini halkın.
    İmdadınıza kim yetişecek karlar yağdığında güvendiğiniz dağlara, yani bu halka. Ki ne zamandır yağıyor zaten, kış erken geldi, yollar kapandı, buluşma, kesişme, çakışma yolları.
    Duymazlıktan gelin siz bu ülkenin vicdanının sesini.
    Hak etmediğiniz, aslında kimsenin hak etmediği bir ayrımcılığın hedefi olduğunuzda yanınızda bulacak mısınız bakalım çoğulcularını bu toplumun, aydınlarını?
    Gün gelir rüzgâr döner.

    SİZE DE KAPANIR KAPILAR
    Dönecek mi bakalım sizden çoktan umudunu kesmiş, size derinden kırılmış sivil toplumcuları sizin çağırmalarınızın geldiği tarafa?
    Aylardır, yıllardır sizden biraz vicdanlı davranmanızı isteyen ama sizin kulak vermediğiniz aydınları, yazarları, sanatçıları bu ülkenin, bakalım vicdanlarına bandıracaklar mı sizin için kalemlerini?
    Bakalım, göreceğiz hepimiz.
    Sakın, sakın bizden bir şey istemeyin bundan sonra. Kırgın ve öfkeliyiz.
    Bizimle barışmanız, gelecek günler için bize güvenmeniz, bizden destek ummanız için elinize geçen bütün fırsatları kaçırdınız, kaçırıyorsunuz.
    Ne TBMM kapılarını açıyorsunuz, ne hücre kapılarını.
    Ne kulağınızı açıyorsunuz ne gözünüzü.
    Kaldırmadığınız bütün yasaların ağırlığı altında ezilirken bir gün açmadığınız kapıların ardında, ezerlerken sizi, yıkmadığınız o duvarların dışına ulaşmayacak sesleriniz.
    Bu ülkenin sivilleri ile aranıza birkaç yılda ördüğünüz duvarların ardında çaresizliğinizle kalacaksınız.
    Bu sistemin zulmü siz kendinizi yalnızlaştırdıkça size daha çok yaklaşıyor.
    Sizin sivilleri gücendirdiğinizi gördükçe militarist ve kapitalist statü grupları ellerini ovuşturuyorlar. Elleriyle değil parmaklarıyla dokunsalar devireceklerinin farkındalar sizi.
    Onunla, zayıflatamadığınız, güçten düşüremediğiniz bu güç odaklarının zulmüyle yeniden ve bu kez daha şiddetle karşılaşırsanız bir gün, bizden bir şey beklemeyin.
    Biz o zaman kendi yöntemlerimizle kendi derdimize bakacağız.
    Biz nasılsa talimliyiz.

    Ahmet Tulgar, 23/12/06 , Birgün

    Haydi Can’la birbirimizi anlayalım veya DTP’nin işlevi

    Ağustos 31, 2007

    DTP açıklama yapmış. Demiş ki “öldürülen 11 PKK’lının naaşları ailelerine verilmiyor, bu durum kimyasal silah kullanıldığı şüphesi uyandırıyor.” Business Channel’da “Masadan Naklen” programında da Can Ataklı ve birileri, önce şaşırıyorlar, ilk defa duymuşlar böyle bir iddia tabi, nasıl gazetecilikse, sonra da yorumluyorlar, ama ağızlarından değil; “Yaauu 11 kişi için kimyasal silah mı kullanılır, ne gerek var ki”. Demiş ki DTP, “olay yerinde otlayan 2 at 8 koyun öldü, bu da kimyasal silah şüphesi uyandırıyor”, buna da büyük bir ciddiyetle cevap geliyor; “yaauu mantar yemiştir, zehirli ot yemiştir…” 4 kişiler masada, yarım saat konuşuyorlar, bir kişi de demiyor “peki neden naaşlar ailelerine teslim edilmiyor” diye.

    Birbirlerine gazı veriyorlar da veriyorlar, daha da terbiyesizleşiyorlar; “Sebahat Tuncel hapisteydi, kimseden oy istemeden, kimsenin elini sıkmadan milletvekili oldu, demek ki “buna oy vereceksiniz” diyen bir güç var, ve şimdi bedelini istiyor.” Vaay, yani diyor ki o halk elini sıkmadan buna oy vermez, kesin pkk zorla verdirtmiştir, zaten dtp’nin örgütü falan da yok, onu geçtim, o bölgede Sebahat Tuncel’i destekleyen, ona oy isteyen 4 parti, onlarca platform oluşum bilmemne yok… Arada bazı yorumlar yapıyorlar, “size bu fırsatı veriyoruz, meclise girdiniz, değerini bilin” Lütfettiniz. Canlarım benim.

    En sonunda Can Ataklı, ayarı veriyor; “Birbirimizi anlayalım diyorlar, neyi anlayacaz canım biz uzaydan mı geldik.” Evet Can Bey, anlaşılan, uzaydan geldiniz!

    Bunları izleyip sinirden şapkamı yemeye başlamışken bir anda neşeleniverdim, çünkü işte DTP’nin meclise girmesinin en önemli sonuçlarından biri buydu! Bu açıklamalar eskiden de yapılırdı ama, ajanslara düşmez, kimsenin umrunda olmazdı, tabi, işleri yok bi de ANF’nin haberlerine mi bakıcaklar canım. Şimdi tartışıyorlar saçma sapan da olsa, ezberleri bozulur belki yavaş yavaş, ama beklediğimden de yavaş sanırım. Daha “birbirimizi anlayalım” lafına bölücülük deme aşamasındalar…

    CHP’yi tarihe gömelim!

    Ağustos 9, 2007

    Kendime en yakın sosyal demokrat oluşum olarak gördüğüm sodev, Baykal’a şöyle bir çağrıda bulunmuş. Kısaltarak aktarayım buraya da;

    SODEV, bugüne değin, CHP Genel Başkanı’na yönelik kişisel sitemlerden kaçınmıştır. (…) CHP’nin önünün açılmasına izin vermek, Genel Başkan’ın, partisine bundan böyle yapabileceği en önemli hizmet olacaktır. CHP, kuşkusuz ki, üst yöneticilerinin istifasıyla bir günde değişip dönüşebilecek değildir. Ancak “rehabilitasyon süreci”nin ilk adımı da budur. (…) Sosyal demokrasiyi temsil ettiği varsayılan bir akımı, halkla bütünleşmekten ve gerçekten sosyal demokrasiye evrilmekten alıkoymamalıyız. (…) Sayın Baykal ve yönetici kadro görevlerini bırakmalıdır.

    SODEV, Baykal’ın istifa etmesini, chp’nin yeni bir kurultay yapmasını, bunun sosyal demokrasinin tüm renklerini içererek, “parti içi demokrasi” kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmesini, sosyal demokrasiyi temsil ettiği “varsayılan” chp’nin halkla bütünleşmesini, gerçek sosyal demokrasiye evrilmesini tavsiye ediyor. Biraz fazla şey istemiyor mu, ve bunların gerçekleşme olasılığını gerçekten yüksek mi görüyor?

    Şahsen Baykal’ın istifası gerçekleşse bile diğer olması gerekenlerin olma olasılığını çok düşük gördüğümden, bu sonu nereye varacağı çok şüpheli rehabilitasyon sürecine başlama riskini almak istemiyorum, ardından gelmesi muhtemel isimleri (Hikmet Çetin? Mustafa Sarıgül???) de düşününce Baykal’ın istifa etmemesine çok seviniyorum. Aman böyle deyince “Sarıgül geleceğine Baykal kalsın”cılardan olduğum sanılmasın. Bu çok derin sorunları olan partinin bir lider değişikliği yaşarsa biraz silkelenerek Türkiye solunu tıkama görevini layıkıyla yerine getirmeye devam edeceğindan korkuyorum. Baykalın chp’nin başında kalması ve sosyal demokrasinin tüm renklerini içerecek, demokratik, özgürlükçü yeni bir sol partinin kurulmasıyla, sonraki seçimlerde Baykal’ın, partisi, kadroları, hizbi, tüm o Mehmet Sevigenleri, Önder Savları, Onur Öymenleri ile birikte siyaset sahnesinden silinmesini, tüm halk nezdinde anca bir Besim Tibuk kadar dikkate alınan bir konuma gelmesini dört gözle bekliyorum.

    Gelin, devletin derinliklerine demir atmış, içinde Baykal çizgisinde olmayan bir elin parmakları kadar insan kalmamış, sola uzak, statükocu bir devlet partisi olan chpyi gerçek bir sola, “özgürlükçü, demokratik bir sol”a dönüştürmeye harcayacağımıza emeklerimizi, yeni bir sol parti kurmaya harcayalım! shp‘den, ödp‘den, dsp‘den, emep‘ten, sdp‘den, dtp‘den, dsip‘ten ehp‘den yeşiller‘den ve hatta chp‘den katılanlarla, sodev‘in, 10 aralık‘ın, DurDE‘nin küresel bak’ın, bhuv’un, keg’in desteğiyle, örgütsüzlükten rahatsız binlercemizin katılımıyla ülkenin gerçekten solda duran, emekten, özgürlükten, demokrasiden, çok kültürlülükten, katılımcılıktan, anti-militarizmden, eşitlikten, gerçek laiklikten, gerçek adaletten, barıştan, çoğulculuktan yana, kitle partisini kuralım! Devletin kuruluşunda çok büyük öneme sahip, ama görevini çoktan tamamlamış, “muasır medeniyetler”deki “sol”un tam zıttında duran chp’yi tarihe gömelim! Gömelim ki -kaldıysa- saygımızı daha çok yitirmeyelim. Gömelim ki, çocuklarımız, torunlarımız onu “Türkiye solunun tıkacı” olarak değil, “Cumhuriyetin kurucusu parti, Atatürk’ün partisi” olarak bilsin.

    akp vs dtp

    Temmuz 28, 2007

    22 temmuzda ak parti en büyük oy patlamasını doğu ve güneydoğuda yaşarken, dtp’nin oyları beklenenden çok az çıktı. doğu anadoluda 2002de 32,2 olan ak parti oyu şimdi 54,6′ya çıktı. Güneydoğuda ise 26,5′tan 53,1′e çıktı oranlar. DTP’nin bağımsızları ise Türkiye genelinde dehap’ın %6,2’sinden %4′ün bile altına düştü. Adamlar 35 milletvekili hayal ederken 21 ile mi ne, grubu zor kurtardılar, Sebahat’i de kaybederlerse belki Ufuk Uras’a muhtaç olacaklar. Bir sürü nedeni var bunun orada burada yazılıp çizilen. Bir tanesi var ki bir anda benim aklımda beliriverdi şimdi, yazayım hemen dedim;

    Senelerdir hani “amman refah gelmesin”, “amman fazilet gelmesin” ve dahi “amman akepe gelmesin” diye dsp’ye chp’ye kerhen atıyoruz ya oy (ben atmıyorum, haşa) Kürt seçmen de bu seçimde, “amman chp+mhp gelmesin” diyerek ak parti’ye oy atmış olabilir. “Hükümette bu (en hafif tabirle) Türk milliyetçisi koalisyon varken dtp grubu 35 kişi olsa ne değişecek” diye düşünmüş olabilirler pekala, “varsın dtp az kişi olsun, ama hükümet ak parti olsun” demişlerdir. Tam da grup kurmanın sınırında milletvekili çıkarmaları da “allahın işi” heralde.

    2 kişiden biri

    Temmuz 28, 2007

    Seçimde şimdi her 2 kişiden biri ak partiye oy verdi ya, bizim “cumhuriyet çocukları” dolaşıyor ortalıkta “2 kişiden biri akepeye verdi, ben vermedim demek ki sen verdin / hanginiz akepeye oy verdi lan?” esprileri yapıyor. çok şaşırıyorlar etraflarında kimse akp’ye oy vermediği halde akp’nin oyların yarısını almasına. sanki bütün ülke sizin “elit” etrafınız?! Bakın ne demiş Emin Çölaşan:

    “Demek ki biz uzayda, başka bir gezegende yaşıyormuşuz. Türkiye’nin ve toplumun hiçbir şeyini bilmiyormuşuz! Demek ki insanlar durumdan, gidişten memnunmuş.

    Seçim günü uzay gemisinden paraşütle, hiç bilmediğimiz bir ülkeye indik. Burasının Türkiye olduğunu öğrendik. Ülkenin gerçeklerini, nasıl böyle yanıldığımızı da yakında inşallah öğrenmeye başlayacağız!”

    Ne güzel demiş Emin Çölaşan. (Vay be, Melih Gökçek karşısındaki tutumuyla Melih Gökçek’i BİLE savunmama neden olan adamla aynı fikirde olmak hakkaten heyecan verici.)

    akp vs chpmhptsk

    Temmuz 28, 2007

    Hayatımda sonuçlarına en çok sevindiğim seçimi geride bıraktık, oy verdiğim aday 8985 (yani %0.7, yani “binde 7”) oy almasına rağmen. Halk CHP-MHP-TSK ittifakına cevabı verdi ve şu durumumuzda nisbeten “demokrat” (halimize bak, atam sen kalk da ben yatam, teheyy) ak parti’yi yarıya yakın oyla tepemize getirdi. (Burada Genç Siviller’in “27 Nisan’a cevap 22 Temmuz’da verildi” tespiti katılınası.) Bunun yanında 16 yıldır sadece milliyetçi hezeyan yaratma amacı olunca sesi duyurulan, her fırsatta önü kesilen DTP’nin 21 vekille de olsa meclise girebilmesi, 38 yıldır sesleri duyulmayan sosyalistlerin, bir Ufuk, bir de Akın Birdal’la da olsa meclise girmeleri, %10′luk manyak baraja rağmen halkın %87’sinin mecliste temsil edilmesi daha da büyük mutluluk sebeplerimdi.

    Esas bahsetmek istediğim, ak partinin %47’si ile hezimete uğrayan, aylardır bağırıp çağıran ulusalcı/milliyetçi/militarist koro’nun hezimete uğraması. Bu darbecilerin 80’lerdeki versiyonlarının yaptığı saçma sapan düzenlemeler sebebiyle %34 oyla meclisin %60 civarını ele geçiren ak parti, istediği adayı cumhurbaşkanı seçtirmek istediğinde koparılan sahte “şeriat geliyor” hezeyanı ile başladı her şey, tescilli faşistlerle yemekler yiyen, zamanında darbe yapası gelmiş paşaların derneği ADD’nin mitingleri, TSK’nın tam da zamanında gelen açıklamasıyla Anayasa Mahkemesinin demokrasiyi askıya alan kararı (burada “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” ilkesi nedeniyle söylemek zorundayım ki Abdullah Gül tabii ki benim için ideal, moda tabirle beni de “kucaklayan” bir cumhurbaşkanı adayı değildir, ama halkın çoğunluğunun desteğiyle o köşke çıkmaya sonuna kadar hakkı vardır, ayrıca eşinin başörtülü olması, Baskın Hoca’nın dediği gibi “devletin başörtüsüyle barışması”nı sağlayacaktır, o da ayrı) ve sonunda erken seçimle noktalandı. Bu olaylarla şahsımca chp meclise bile giremeyecekken oylarını sadece %1 düşürmeyi başardı. (Bu arada ak parti’yi de %13 arttırdı. ahaha.)

    Benim esas eğlencem ise daha 22 temmuz akşamı kanaltürk ekranlarında saçları bir kaç ton ağaran Tuncay Özkan’la başladı (ceren’in esprisi bu, sözlükte çaldım, last fm‘de de çalınca burada da çalmış sayılmamda bir sakınca yok diye düşündüm). “Kahraman Türk halkı, bu hainlere, iç mihraklara gereken cevabı verecektir”ci ulusalcı koro, bir anda “Aziz Nesin haklıymış”, “Halk doğru seçim yapamadı”, “bu ülkeden gitmek gerek” diye bağrışmaya başladı. Seçimlere kadar saadet partisi yayın organlığı yapan (çok cin ya bunlar, akepe oylarını bölecekler) hardkor kemalist kanal b, “efendim bu hükümete halkın %53ü karşı, böyle demokrasi mi olur, kendimizi kandırmayalım yauu” diyen bir amca çıkardı, kırk yıllık sosyal demokrasi vakfı kurucusu Zafer Üskül şeriatçı ilan edildi, Zülfü Livaneli resimleri üzerine çarpılar atıldı, daha neler neler. Yani şunları izledikten sonra “keşke ak partiye verseydim de şu komedide benim de payım olsaydı” demedim değil.

    Neyse, en azından artık “x’ler irana, y’ler kuzey ıraka, z’ler moskovaya” demiyorlar da , “bu ülkede yaşanmaz, biz gidelim” diyorlar. Yolunuz açık olsun. Gidin de biz Türk, Kürt, Ermeni, alevi, ateist, dindar, dinci, sosyalist, demokrat, liberal, muhafazakar birlikte yaşayalım huzur içinde. (buna da sözlükte bi yerlerden esinlendim. az ibne değilim)