Ne güzel yazmış Roni yine:
Ama bir kez daha gördüm ki, ben ve benim gibi düşünenler, sadece “sol” içinde yalnız kalıyoruz. Toplumun bütününde ise, hiç yalnız değiliz.
Ooy oy.
Ne güzel yazmış Roni yine:
Ama bir kez daha gördüm ki, ben ve benim gibi düşünenler, sadece “sol” içinde yalnız kalıyoruz. Toplumun bütününde ise, hiç yalnız değiliz.
Ooy oy.
Mehtap TV garip bir kanal. “Tefekkür”, “Hanım Sahabiler”, “40 hadis” gibi Mesaj TV ayarında programların yanında Eser Karakaş, Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın tartışma programı Akıl Defteri (pazartesi 21), ve Ferhat Kentel‘in sunduğu Tersi ve Yüzü (cuma 21) diye 2 programları var. Bu yazıyı da bu programın son bölümünü paylaşmak, ve fırsattan istifade DSİP’i tanıtmak için yazıyorum.
3 Nisan tarihli Tersi ve Yüzü programında Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) genel başkanı Doğan Tarkan ve yine partinin üyesi ve DurDe sözcüsü Cengiz Alğan, 29 Mart yerel seçimlerini değerlendirdiler. Şuradan online izleyebilir, şuradan bilgisayarınıza indirebilirsiniz .
Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP), Türkiye solundaki en farklı parti. Darbelere ‘ama’sız karşı duran, ergenekonu ciddiye alan, başörtüsü dahil olmak üzere tüm özgürlükleri ilkesel olarak savunan DSİP, her sene en hardcore marksistlerden en liberal Star gazetesi yazarlarına kadar bir çok kişinin konuşmacı olarak katıldığı güzel Marksizm 200x toplantılarını da düzenlemekte. Üyesi değilim ama, şu an kendime en yakıın gördüğüm parti hiç kuşkusuz DSİP’tir.
Bu partinin farkını, bahsettiğim programda Doğan Tarkan ve Cengiz Alğan’ın söylediği şu bir kaç cümle açıklasın dilerseniz:
DT: “İnsanların ağır koşullarda çalıştırıldığı, haklarının özgürlüklerinin olmadığı bir sistem sosyalistse ben sosyalist değilim.”
DT: “Türkiye’de ilk defa güçlü ve silahlı Kemalizm geleneği geriliyor. Bu mücadelede saf tutmadığınız takdirde 80 yıllık devletin yanına düşersiniz. Sosyalistler bir saniye bile düşünmeden Kemalizm’i gerileten tarafta olmak zorunda.“
CA: “Bizim sol, seçim sonrası o grafiklerde “diğer” kısmından kurtulmak istiyorsa, Kemalizm’le bağını koparması gerekir, devletçilikten bağını koparması gerekir, 5 milyon kişi başını bağlıyor diye şeriat gelecek paranoyasından kurtulması gerekir, orduyu ilerici görmeyi bırakması gerekir.”
DT: “Türkiye solunun önemli bir kısmı darbe girişimleri ve ergenekon üzerine ya tarafsız kalmaya çalışıyor, ya da ‘hayır darbe girişimi yoktur, aslında AKP sivil darbe yapmaktadır’ gibi garip bir politik durum içindeler. Özgürlükleri savunmadan, seçilmiş bir hükümetin devrilmesine kim olursa olsun karşı çıkmadan halktan oy istemek mümkün değildir.”
Sonlara doğru da, bunları yapacak yeni, kapsayıcı bir sol alternatifin Türkiye’nin tek umudu olduğundan bahsettiler ya, lafı ağzımdan aldılar. DSİP, bunları söyleyip duruyor zaten ama, artık programındaki ve adındaki “devrimci”den kurtulup, boyuna bakmadan çıkıp böyle bir işe kalkışsa keşke yavaş yavaş.
Seçimlere ve Türkiye siyasetine dair kamuoyunda çok az yer bulabilen ama önemli bir bakış açısını, gerçek özgürlükçülüğün liberallerin tekelinde olmadığını, bütün sosyalistlerin de at gözlüklü ve totaliter olmadıklarını farketmek için ideal bir program olmuş. Tekrar şeyedeyim; şuradan online izleyebilir, şuradan bilgisayarınıza indirebilirsiniz. Ayrıca Mehtap TV’nin diğer bütün programların bütün bölümleri de sitede mevcut.
Efendim sıradaki haberimiz Köln’den:
19 Eylül’de Avrupa’daki tüm ırkçılar Köln Camisi yapımını engellemek için Köln’de buluşacak.
Almanya Sendikalar Birliği’nin çağrısı üzerine sol partilerin yanı sıra, tüm kiliselerin temsilcileri ile sivil toplum kuruluşlarının da katılcağı karşı gösterinin en ateşli grubu ise gay ve lezbiyenler.…
Sosyal demokratlar, yeşiller, liberaller ve sosyalistler caminin yapılması yönünde oy kullanırken, Alman Başbakanı Angela Merkel’ın Hıristiyan Birlik Partisi (CDU) üyeleri karşı yönde oy verdi. Camiye büyük destek veren CDU’lu Köln Belediye Başkanı Fritz Schramma ise partisinin görüşüne uymayıp “evet” oyu kullandı.
Şüphesiz ki almasını bilen için bir haberde ne ibretler vardır…
17 Mayıs’ta Taraf gazetesinin “her Taraf” sayfasında Rasim Ozan Kütahyalı’nın “Denizlerin Yolu Bizi Nereye Götürür” başlıklı bir yazısı yayımlandı. En dikkat çekici yerlerini aşağıya alıyorum. Biraz da biz ezberlerimizi bozalım:
Türkiye 1968’inin bugünün gençlerine mirası nedir? Bu miras çok yararlı, ufkumuzu açan, bize güç ve direnç veren, özgürlükler ve demokrasi için mücadele etmemizi teşvik eden bir miras mıdır? Denizler’in yolu, 68lerde mücadele vermiş ağabeylerimizin, babalarımızın yolu evrensel vizyonu olan, enternasyonalist, hümaniter ve demokrat bir yol mudur?
Bu sorulara bugünün ve bu ülkenin bir genci olarak, Deniz’in idam edildiği yaşlarda olan bir genç olarak, Deniz ile aynı yıllarda doğmuş, O dönem üniversitede okuyan, 68li olmakla övünen bir anne ve babanın oğlu olarak tüm kalbimle ve beynimle yüksek sesle HAYIR diyorum, HAYIR HAYIR HAYIR.
…
O döneme dürüst bir bakış özünde o gençlerin ne kadar milliyetçi olduğunu bize gösterecektir. O gençlerin köken olarak Kemalist olduğu, 27 Mayıs’ı taparcasına destekledikleri bugün herkes tarafından kabul ediliyor, söyleniyor. Fakat o gençlerin bu Kemalist köken içinden gelen çok güçlü ve katılaşabilmeye müsait bir milliyetçi/ulusalcı damara sahip olduğu gözden kaçırılıyor.
Türk 68 hareketi özlerinde olan bu milliyetçi ideolojiyi antiemperyalizm ve tam bağımsızlık sloganları arkasına saklamış, sosyalizan bir süs vererek kamufle etmeye çalışmıştır. Bu milliyetçilik öyle MHP tipi milliyetçiliğe göre de daha insancıl ve masum falan da değildir. Bilakis modernist ve marksist-leninist etkileşimler sebebiyle daha pozitivist, katı ve insansız hale gelmiş, zenofobik hatta ırkçı eğilimlere kayabilecek bir milliyetçilikti Türk 68 ruhunun milliyetçiliği. Nitekim bugün kendini “Ulusalcılık” olarak takdim eden akım birebir olarak bu ruhun mirasçısıdır. Aralarında doğrusal bir süreklilik vardır. Tam bu noktada Deniz Gezmiş’in 29 ocak 1971 yılında babasına yazdığı mektuptan alıntı yapmak istiyorum.
“Baba, sana her zaman müteşekkirim, Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni. Küçüklüğümden beri evde devamlı kurtuluş savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim… Baba biz Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız, Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları… ”
Bu mektubu Gezmiş “Ya vatan ya ölüm” diyerek bitiriyor. Bu mektubun ölümü, hapisleri, kurşunlanmayı kutsayan okuyanın beynini zehirleyebilecek kolektivist bir mantıkla yazılmış olmasını bir yana bırakalım. Bu mektuptaki kolektivizm, enternasyonal marksist bir kolektivizm de değil. Türkiyeli olmayan her siyaset bilimci bu mektupta saklanmayan apaçık bir nasyonalizm olduğunu görür ve tespit eder. Koyu bir zenofobi içeren, yabancı diye adlandırılanlara yoğun ve derin nefret hisleriyle dolu bir zihniyet var ortada.
…
Ulusalcılık denen feci cereyan da buradan doğmuş ve yükselmiştir. Tek fark, Denizler kuşağının o dönemde “nefret edilecek yabancılar” kategorisine koymadığı Kürtler ve Gayrimüslimler(özellikle Ermeniler) de zamanla tıpkı Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar gibi “yabancı”lar kategorisine yerleştirilmiştir bugünün Ulusalcı akımı tarafından.
…
Fakat 68li aktörlerin ciddi bir kısmı da bugün samimi olarak özgürlükçü ve demokrat, bu ruh sağlığı bozuk ulusalcı akımın karşısındalar. Öte yandan bu vicdanlı ve ahlaklı duruşu gösterebilen -68li veya değil- sol aydınların istisnalar hariç nerdeyse tamamı Türk 68’inin bu feci yüzüyle hesaplaşabilmiş değil, açıkça redd-i miras yapabilmiş değil. Aksine ulusalcılığa cephe alan ve kendini özgürlükçü-sol olarak gören bireylerin, grupların hemen hepsi Türk 68 hareketiyle ve Deniz’lerle gurur duyuyor, onların yolunun takipçisi olduklarını söylüyorlar. İdeolojik olarak bu redd-i miras yapılmadan bugünün ulusalcılarına, kızılelma koalisyonuna, Ergenekon çetesine Türkiye solunun karşı çıkması tamamen anlamsız ve ahlaken de gayrımeşrudur.
Evet, Deniz’in idam edildiği yaşlarda olan bu ülkenin bir genci olarak Türk 68’inin yani Deniz’lerin yani babalarımızın ve ağabeylerimizin bizlere bıraktıkları fikri ve fiili mirası reddediyorum… Özgürlük, barış, ahlak ve demokrasi adına Türk 68’inin bize bıraktığı miras asla olumlu değildir… O hareketin vizyonu evrensel değil milliyetçi bir vizyondur… O mirasın, o yolun takipçisi olmamız sadece hem Menderes’leri, hem Deniz’leri insafsızca asan, bu ülkenin ve devletin tek sahibinin kendi olduğuna inanan ve bu inanç uğruna herkesi harcayabilecek egemen zihniyetin işine yarar.
Bu yazıdan sonra çıkan yaygarayı ebucan sözlükte gayet güzel özetlemiş. Ben ne olur ne olmaz diye bu ve sonraki günlerde çıkan yazıların linklerini oradan alıp buraya da koyayım: 1 2 3 4 5
Bir de ekleyelim, bu yazıdan sonra Taraf’ın 7 çalışanı gazeteden istifa etmiş. Taraf gibi demokrat, özgürlükçü bir gazetede bile bu eleştirileri kaldıramayıp, istifa eden çalışanlar oluyormuş demek ki. Tabulaştırdıkları ilahlarının mirası, gazeteye yazı gönderen başkası tarafından reddedilince dayanamamışlar. Kendileri yeteri kadar özgürlükçü değilmiş belli ki. Yolları açık olsun.
BirGün iyice canımı sıkmaya başlıyor. “Yabancı”ya karşı “ulusalcımsı” tavır gün geçtikçe daha çok göze batıyor.
Geçtiğimiz günlerde bir grup Kürt, Le Monde ve International Herald Tribune gazetelerine “Kürt sorununda çözüm” için bir ilan verdi. İlanda eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, İspanya Başbakanı Felipe Gonzales ve eski Finlandiya Başbakanı Martti Ahtisaari isimleri de arabulucu olarak önerildi. Birgün’ün buna karşı eşşek kadar sür manşeti ne peki: “Bu adamlarla olur mu?” Haberin tamamı (farklı bir başlıkla) burada.
Yazıda Önder İşleyen ve Tayfun Mater’in değindiği sebeplerle Tony Blair’in tercih edilmemesini anlıyorum. Ama zaten görüşü alınan kimse diğer isimlere net bir tavır takınmamışken “bu adamlarla olur mu?” genelleyici tavrı can sıkıcı. Daha da can sıkıcı olan ise şu; Felipe Gonzales, Bernard Kouchner ve Martti Ahtisaari isimleri haberin hiç bir yerinde geçmiyor. Herhalde haberi sadece BirGün’den okuyan okur “ee yav şu adam olabilir aslında neden olmasın” diyemesin diye. Keşke mesela Felipe Gonzales’in nesini beğenmediğinizi de açıklasaydınız bari. Yok eğer genel olarak “yabancı arabulucu”ya karşıysanız da ona uygun manşet atın. (1) Tony Blair üzerinden bütün “yabancı”lara giydirmek hoş değil. Hem “bu adamlar” ne yahu? Ayıp lan.
Tabii ki keşke sorun Türkiye içinde, arabulucusuz çözülebilse. Ama bu yolla da denemenin ne zararı var? Kaç yıldır içimizde çözmeye çalıştık, 40bin insan öldü, bir kez de bunu deneyelim ne olur? Zaten çözüme karşı olan, “yabancı”ya alerjisi olan herkes karşı çıkmakta, çamur atmakta geç kalmadı bu bildiriye. Ne olur BirGün de koroya katılmasa? Türkiye’nin en önemli sorunu Kürt sorunudur demiyor muydu BirGün? Bırakın, çözebiliyorsa Martti Ahtisaari çözsün.
(1) Bir de yerli arabulucular önermişler ki evlere şenlik: Levent Tüzel, Filiz Koçali, Ufuk Uras. İlk ikisi son 4 seçimdir DTP çatısı altında, diğeri son seçimde DTP desteğiyle meclise girdi ve bir çok konuda DTP’lilerle aynı görüşte, etrafta Apo fotoğrafı önünde çekilmiş saçma sapan fotoğrafları yayınlanıyor. Onların arabuluculuğunu kabul edebileceğini mi düşünüyorsunuz “karşı” tarafın? Ben zaten diğer herhangi bir ismi bile kabul edebileceklerinden oldukça şüpheliyim “yabancı” olmaları dolayısıyla.
(Başlık “Ayşegül ata biniyor” vurgusuyla okunacak.)
Haber çarpıtma, hedef gösterme ve “çamur at izi kalsıncılık”ta Vakit’ten sonra ülkenin en iyi gazetesi, TKP yayın organı soL (bu kağıda basılmıyor) , daha dün imzaya açılan ve benim de bahsettiğim “Hem Özgürlük Hem Laiklik” kampanyasına saldırmakta da hiç gecikmemiş. Üniversitede Özgürlük‘ü de unutmamışlar tabii.
ÜKD imzaları 4 bine ulaştı başlıklı, Üniversite Konseylerinin “Ülkemizi ve üniversitemizi gericiliğe teslim etmiyoruz” başlıklı imza kampanyası’nın reklamını yapma amaçlı yazıda, “rakip” imza kampanyalarına da adet olduğu üzre çamur atılmış.
Dün bazı gazetelerin “imza savaşları” ya da “savaş ilanı” gibi başlıklarla ÜKD kampanyasını “Üniversitede Özgürlük” adını kullanan türban destekçilerinin kampanyası ile “karşılaştırmalı” vermeye çalıştığı görüldü. Ancak türban destekçileri dün 3 bin 549 imza ile kampanyalarını sona erdirdiklerini açıkladılar. AKP-MHP-liberal ittifakı olarak yola çıkan türban destekçilerinin istedikleri etkiyi yaratmakta zorlandıkları, sınırlı sayıda liberal ya da “solcu” dışında listeyi dinci ve faşist isimler dışındakilere açmakta başarısız oldukları için kampanyalarını sonlandırdıklarına dikkat çekiliyor.
Başından (baştan emin değilim, en azından ortasından) itibaren 7 şubatta biteceği açıklanmış olan kampanyanın, soL’un tahmin ettiği bazı sebeplerden, birdenbire sona erdiriliverdiğine “Dikkat çekiliyor”muş. Kim çekiyor dikkat? Kaynak kıçım muhtemelen? Bu tür yayınların en çok başvurduğu “belirtiliyor” yöntemiyle sallamışlar yine kendi düşüncelerini. “‘Üniversitede Özgürlük’ adını kullanan türban destekçileri” nedir peki? Sanki 80 yıllık geçmişi, hatırası olan bir isim “Üniversitede Özgürlük” de, o ismi alakaları olmadığı halde kullanarak gerçek “Üniversitede Özgürlük”e hakaret ediyorlar? Kendilerine “TKP adını kullanan parti” diye çok deniyor ya, ondan herhalde, misilleme yapmaya çalışmış soL’cular, ama olmamış. Tırnak içinde “solcu” da çok şirin durmuş. Türbanlıların üniversiteye girme yasağını kaldırmak isteyenler solcu olamaz yani, onu diyor.
Bir başka dikkat çekici gelişme de başlangıçta yüzlerini “özgürlükçülük” gerekçesiyle türban destekçilerine dönseler de “AKP’cilik” yapmayı kendine yediremeyip başka aranışlar içine giren liberal isimlerin yeni imza girişimlerinde bulunmaları. Ancak “hem özgürlük hem laiklik” örneğinde olduğu gibi sorunu “demokratikleşme” üzerinden tarif eden ve kafa karışıklığı ile malul metinlerin büyük bir çaresizliği yansıttığı dikkat çekiyor. Ayrıca ODTÜ’den Mesut Yeğen, Meyda Yeğenoğlu, Teoman Pamukçu gibi “Üniversitede Özgürlük” metnine de imza veren isimlerin “hem özgürlük hem laiklik” metninde de imzaları bulunuyor.
Kafa karışıklığı ile malul metinlerin büyük bir çaresizliği yansıttığı dikkat çekiyormuş. Hangi kafa karışıklığı, hangi çaresizlik? Hiç bir açıklama yok yazıda başka. Ne güzel de söylemişsiniz, oturtmuşsunuz, hiç gerek yok değil mi zaten açıklamaya.
En güzel yer de “şu şu şu hem ona hem buna imza atmış bak, ortayolcu pis kaka adamlara bak” bölümü. İnceleseler “bazı” başka isimlerin de hem kendi sevdikleri “Üniversite Konseyleri” bildirisine, hem de o “kafası karışık, çaresiz” “Hem Özgürlük Hem Laiklik”e imza attıklarını görecekler, şöyle bir göz gezdirdim bir kişi gördüm bile ben. Hem de o da ODTÜ’den.
Yazının devamında Orhan Pamuk’a ve çok sevdiğim, hastası olduğum parti CHP’ye de “öne sürülüyor”lu “kaynak kıçım“lı çamurlar atılmış, isteyen gitsin okusun, ben sıkıldım.
Haftalardır beklediğim Taraf Gazetesi, bu perşembe çıktı. Kadrosu sağlam. Finansörü Alkım Yayınları. Genel yayın yönetmenleri (GYY) Ahmet Altan ve Alev Er (ki kendisi “301 Cemil Tahtaya” manşeti nedeniyle Star’dan atılmıştı). Yazarlar kapatılan Nokta’nın GYYsi Alper Görmüş, Agos GYY’si Etyen Mahçupyan, Washington’daki “senaryo skandalı” haberini yapıp Genelkurmay tarafından fişlenen eski Milliyet ve CNNTürk Washington temsilcisi Yasemin Çongar, 22 Temmuz seçimlerinde DTP’nin Mersin adayı, ve şahsımca seçilememesi Türkiye’nin çok büyük kaybı olan Orhan Miroğlu, Radikal’den Neşe Düzel, Genç Sivil Yıldıray Oğur, Ümit Kıvanç, Tan Morgül, Amberin Zaman, Arzu Çakır Morin, Pakize Barışta…
Bu sağlam kadroya ilaveten, geçtiğimiz cumartesi (12 kasım) Zaman’ın cumaertesi ekinde çıkan röportajda Ahmet Altan çok iddialı konuştu, umut verdi[1]:
Türkiye’de özellikle medya tarafsızlık adı altında bugüne kadar çok taraf tuttu, ancak hiçbir zaman halkın, hukukun, demokrasinin, sivillerin, Parlamento’nun tarafını tutmadı. (…) “Biz akıntıya karşı kürek çekmiyoruz, akıntıyı değiştirmek istiyoruz. (…) Nasıl yapacağız? Bizim gazetemiz diğer gazetelerin sakladıklarını ortaya koyduğu zaman medyanın diğer parçalarının bunu saklamasının anlamı kalmayacak, onlar da değişecek. (…) Biz baskıları göze alıyoruz. Eğer bunu göze almazsak neden gazeteyi çıkartalım. (…) Gerçeklerden yanayız, ama gerçekler illa asık suratla söylenmesi gereken bir şey değil. Önemli amaçlarımızdan biri sıcak, insanların seveceği bir gazete yapmak. Ve her inançtan, her düzeyden, her sınıftan, dürüstlükten hoşlanan her insanın seveceği bir gazete yapmak istiyoruz. (…) Herkesin aklında böyle [baskılara karşı ne yapacaksınız?] bir soru var. Ben de şu soruyu soruyorum: Kim bunlar? Biz hukukun içinde dururken bize hukuk dışında baskı yapacak olan güç kim? Hukuk dışında hiç kimseden korkmuyorum. Hukuktan başka bir ölçümüz yok. (…) Öyle kolay kolay çekilmeyiz. [Nokta'yı kastederek] Bu gazetedeki insanların hepsi için bunu söyleyebilirim. Patronaj için de bunu söyleyebilirim.
Gerçekleri korkmadan açıklayan başka gazeteler yok mu? Var. Birgün var, Evrensel var. Ama bunu yapan “sosyalist sol”un dışında bir gazete yok. Bunu, artık biraz magazinle mi olur neyle olur, bütün halka ulaşarak, güler yüzle yapacak bir gazete yok. O yüzden bu sözler, yukarıda saydığım kadroyla da birleşince beni bayağı heyecanlandırmıştı.
Perşembe günü ilk dikkatimi çeken şey, “Birgün, Evrensel, Gündem, Welat ve Cumhuriyet’i en tepeye koyan gazeteciler” üyesi gazetecimin, Taraf’ı da bunların yanına koymuş olmasıydı. [2] Pek güzel.
Tasarım, logo, başlıkların fontu falan çok güzel ve modern. (hatta bloğu da o renge çevirdim farkettiysen) Farklı bir kere. Bütün gazeteler neredeyse aynı görünüyor, Taraf, ilk bakışta diğerlerinden ayrılıyor. Açık turuncu kutular falan, nefis. Kağıdı da fazla kaliteli.
1. sayfa. Daha gazetenin ilk sayısının manşetine Osman Pamukoğlu gibi birinin röportajındaki bir sözün seçilmesini başta yadırgasam da, aslında tam da şahane bir “adamın diyo” taktiği olmuş. Pamukoğlu, “Dağlıca’nın hesabı sorulmalı, iki üç askerle geçiştirilemez, hepsini yargılayın” diyor. Bu röportajdan 2 gün sonra da “TSK’yı eleştiren emekli personele askeri tesislere giriş yasağı” içeren yönetmelik değişikliği gelmesi çok manidar. Tam da bunla alakalı olarak, pazar günkü manşet tek kelimeyle harika: “Konuşan paşaya türbanlı muamelesi.” Emekli generaller, türbanlılarla kader ortağı oldu diyerek dalgalarını geçmişler. Çok da güzel olmuş. Az bile.
“İki spot” köşesindeki iki dandik haber fikri de hoşuma gitti. Cuma günkü gazetede ne var mesela, “İnternetten oynanan oyunda sanal mobilya çalan genç tutuklandı”. Eğlencelik.
Dış haberler, 2. ve 3. sayfada. Bu yurt dışında çok kullanılan bir şeymiş. Ne demiş Ahmet Altan röportajda, “Biz dünyanın en eğlenceli kısmının dünya olduğunu düşünüyoruz.” Bu yüzden de onu iç sayfalara saklamıyorlarmış. İyi de ediyorlar. 2. sayfa “dünya gündemi” ciddi haber, 3. sayfa “dünyanın rengi” hafiften geyik içerikli. Sevdim.
Toplum ve Yaşam sayfalarında (2 sayfa) haberler genellikle eğlenceli bir dilde, yorum katılarak aktarılmış. Hatta diğer sayfalarda da haberler yorumlu genellikle. Değişik.
Ekonomi sayfalarını (4 sayfa) pek okumadığımdan, karşılaştıramıyorum, geçiyoruz.
Medyaironik, medyakronik’te de yazan Alper Görmüş’ün medya eleştiri köşesi. İlk günden “belirtildi” haberciliğine değinmesi güzel olmuş.
Politika sayfalarında (3-4 sayfa) ilk sayıda %52 tanıtılmış, öküz gibi yer ayrılarak. Çok güzel. Onun dışında düşünce özgürlüğünü sınırlayan 301 dışındaki maddeleri anlatan bir haber ve Hrant Dink cinayetini araştıran komisyonun takibi var. İlk günden gazetenin tavrını göstermesi açısından önemli. Cuma günkü “geç kaldınız gözüm” başlıklı Ahmet Kaya anması güzel (bir noktası dışında, bkz. alt paragraf), ama yanda Necmettin Erbakan’a hoca diye hitap etmek de ne oluyor? İroni mi?
Gazetenin yaptığı bir hata, Ahmet Kaya haberinde Reha Muhtar ve Ercan Saatçinin Ahmet Kaya’ya saldırdığını iddia etmesi. Daha önce tekzip edilmiş böyle iddialardan sonra, genelde bir kaç gün sonra o sayfanın en altında, minicik bir kutuda bir açıklama görürüz. Bunlar ise, pazar günü, sayfanın tam ortasına, 5 sütuna bir başlık atmışlar “Taraf’tan özür ve düzeltme” diye, ve öyle samimi ve (kendilerine karşı) sert bir dille düzeltmişler ki, şapka çıkartılası. Birazını aktarıyorum:[1]
(…) hata yaptık. Bu ifade, haberin alıntılandığı (…) Nokta dergisin[deki] anlatımı da aşan bir dil ve yaklaşımla kaleme alınmıştır. (…) Taraf, haberi hazırlarken, gerek Vatan gazetesindeki [Reha Muhtar'ın, haberi yalanlayan] yazıları, gerekse Saatçi’nin dergiye gönderdiği açıklamayı araştırıp bulma görevini yerine getirmemiştir. Bunların sonucu olarak ortaya çıkan özensiz, gerek Reha Muhtar’ı, gerekse Ercan Saatçi’yi töhmet altında bırakan, onların kişilik haklarını gözetmeyen tutum nedeniyle hatamız büyüktür. Medya etiği ve habercilik ilkeleri açısından vehamet taşıyan bu davranışımızla ilgili olarak Reha Muhtar ve Ercan Saatçi’den özür diliyoruz. İnsan onurunu zedeleyecek hiçbir şeyin haber olmadığını düşünen Taraf gazetesi olarak bu özensizlikten dolayı okurlarımız tarafından da bağışlanmayı diliyoruz.
Ali Saydam, Akşam’daki Özeleştiri bu kadar abartılır mı? yazısında “Böyle sistematik, ilkesel, bu düzeyde bağlayıcı bir tavra 30 yıllık yayıncılık hayatımda ve iletişim uygulamalarında ilk kez tanık oluyorum.” demiş. Taraf Gazetesine güvenmek ve onu desteklemek için, sadece bu “özür ve düzeltme” bile yeterli bence.
Cumartesi günkü “Ak Parti’nin yeni anayasa taslağı, STKlardan önce ‘abi’ Bülent Arınç’a gönderildi” haberi, ak parti borozanı olabileceği yönündeki şüpheleri dağıtabilir. Yine Ahmet Altan röportajına dönelim; “Biz ne iktidardan, ne muhalefetten yanayız. Evrensel hukuku, demokrasiyi, insanların bireysel haklarını, zenginliğini mutluluğunu savunan herkesle beraberiz. İktidar savunursa onun iyi yaptığını söyleriz, muhalefet savunursa onun iyi yaptığını söyleriz, ikisi savunursa ikisinin de iyi yaptığını haberlerimizde gösteririz. İkisi de savunmazsa ikisinin yanlış yaptığını yazarız.”
Tv sayfasında dizi haber, kültür sanat programlarını güzel güzel yazmışlar, Bir kaç film tanıtmışlar, ortada da güzel eleştiri yazıları var da… Bu gazetede kanalların yayın akışı yok! Benim şahsen hiç umrumda değil de, bir gazeteye 1 ytl veriyorsa biri, yayın akışlarını da görebilmeli. Gazetelerin en büyük kullanım alanlarından biri yahu bu, (biri de bulmaca, oy oy)başka gazete mi alacak bir de üstüne?
Spor sayfalarının (4 sayfa) en azından 1 tanesi tamamen “futbolsuz”. Sürpriz, Etyen Mahçupyan at yarışı yazıyor! (Normal yazı da yazdı cuma günü iç sayfalarda, telaş yok.) Hem de önce sporu/oyunu tanıtarak başlamış. Çok güzel. Ben bile oynarım belki bak şimdi? Spor sayfalarına oldukça özen gösterilmiş, adam gibi uğraşılmış haberler, röportajlar yapılmış, ki bu bir kişinin sadece bu gazeteyi alabilmesi için çok önemli. Bu tür “for profit” olmayan gazetelerin en büyük sorunlarından biri buydu bence şu ana kadar. Günde sadece tek bir gazete alabilecek adam sadece Birgün alarak adam gibi spor haberi okuyamıyor mesela, o zaman gidip başka bir gazete alıyor. Bu yüzden umarım böyle devam eder spor sayfaları.
Pazar günkü spor sayfalarına ayrıca değinmek istiyorum. Daha önce bahettiğim “haberleri yorum katarak aktarmak”ın, burada boku çıkmış. Herkesin pek hoşuna gitmeyecek şekilde, ama ben aşık oldum resmen. Norveç – Türkiye maçı için bir başlık atmışlar, altına 1 cümle haber, büyük bir resim, etrafa da 3 köşe yazısı. Hem de ikisi Tan Morgül ve Ümit Kıvanç. Bir Kıvanç Koçak kalmış muhteşem üçlümün tamamlanmasına. Diğeri de Can Belge. (Murat Belge’nin oğlu.) Yan sayfada ise 1. lig’den bir maç haberi var. Onda da, maçı güzel güzel, yorumlu morumlu anlatmışlar. Gına gelmişti “5. dakikada şu oldu 18. dakikada bu oldu, ilerleyen dakikalar gol getirmeyince maç şöyle bitti.” tarzında yazılardan.
Son sayfada, her gün bir ünlüye 20 anket defteri sorusu soruluyor, olmasa da olur, umrumda değil, ama seviliyordur belki.
Taraf, Cumhuriyet veya Zaman gibi “ciddi” bir gazete değil. Ama zaten olması da gerekmiyor. Hatta olmasın daha iyi. “Ciddi şeyler güler yüzle de anlatılabilir” gerçekten. Zaten boğazımıza kadar boka batmışız, biraz da güler yüzlü olmalarının zararı yok, faydası var. Haber sayısı da biraz yetersiz gibi ilk sayılarda.[3] Birgün’de de böyle bir sorun var mesela. Haber olmayınca tiraj da olamıyor, çünkü demin bahsettiğim “günde sadece tek bir gazete alabilecek adam” kaybediliyor (hele bir de gazete pahalıysa). Tiraj olmayınca da batılıyor ne yazık ki. Gerçi o 1 ytl fiyatla ne kadar tiraj olabilecek bilemiyorum. En kısa zamanda fiyatın inmesi gerekiyor. Röportajda Ahmet Altan da demiş, reklam bulursak indirebiliriz diye. Çok çabuk bulmalarını dileyelim.
Sonuç olarak, eksiklerine rağmen, zaten daha çıkmadan önce demokrasinin, hukuğun yanında olmasıyla diğer gazetelerin çok büyük bir kısmından [4] ayrılacağını tahmin ettiğimiz Taraf, tasarımıyla, haberleri sunuş biçimiyle de diğer tüm gazetelerden farklı olmayı başarmış, bunun yanında (Ahmet Altan’ın röportajında söylediği) tüm baskılara karşı gerçeği söyleyeceğini ve bunu güler yüzle yapacağını gerçekten hisettirerek, ilk 4 gün sonunda, umudumu boşa çıkarmamıştır.
[1] Kalın yazıları ben kalınlaştırdım, gazetede öyle değildi, yanlış anlaşılmasın.
[2] Bunların arasında halen Cumhuriyet‘in de bulunmasını anlayabilmiş değilim, alışkanlık heralde.
[3] Haluk Şahin, Radikal’e yazdığı Taraf’ın ilk günü yazısında “ilk gün çıkarılan gazetenin her zaman ‘en kötü gazete’ olduğunu biliyorum” demiş. Bu tür sorunlar, gerçekten bu “ilk gün sendromu”ndan kaynaklanıyor ise, gerçekten “iyi” bir gazete bizi bekliyor.
[4] Tavırları yakın olan gazetelerden de yazarlarının popülaritesi, “merkez medya”da kabul edilirliğiyle ayrılıyorlar. Birgün’de ÖDP başkan yardımcısı’nın yazdığı kimsenin umrunda olmuyor, ama Ahmet Altan’ı, Yasemin Çongar’ı ciddiye almak zorundalar! Bu gazeteden bir kat daha umutlu olmamın en büyük sebebi bu zaten.
Yargıtay Başsavcılığının açtığı DTP’yi kapatma davası üzerine Birgün Gazetesi 4 “sol” parti, ve hatta AKP’nin görüşlerini yazmış. Önce şu üçüne bakalım:
Mehmet Ali Şahin. Adalet Bakanı (AKP): Yeni bir anayasa hazırlığı yaparken bir siyasi parti hakkında dava açılmış olması hoşuma giden bir şey değil.
Ufuk Uras. ÖDP Genel Başkanı ve Milletvekili: DTP akan kanın durdurulması ve sorunların çözümü için bir şanstır. Dar görüşlü yaklaşımla DTP’nin kapatılması, bu şansın elden kaçırılmasına yol açacaktır.Uğur Cilasun. SHP Genel Sekreteri: Siyasi partileri kapatmanın çözüm olmadığı görüldü. Siyasi partileri kapatmamak lazım. Diyalog lazım.
Yani ne diyor; Kapatmayalım. Bu partilerden biri islamcı/liberal (o ne be?), biri sosyalist, biri sosyal demokrat. Şimdi de şu ikisine bakalım:
Mustafa Özyürek. CHP Genel Başkan Yardımcısı: Yargı sürecidir, konuşmak yargıya müdahale olur.
Zeki Sezer. DSP Genel Başkanı: DTP’ye bu davayı açanlar ellerindeki yasaya göre davranıyorlar. Bu aşamada DTP’ye çok iş düşüyor.
Biri, daha 5 ay önce karışmamışçasına “yargıya karışmama” kisvesi altında, kapatmaya susarak destek veriyor, diğeri de “yasa var kardeşim” diyerek aynı şeyi yaparken, bir de zaten hakkında dava açılmış partiye de “iş düştüğünden” falan bahsediyor. Bu 2 parti ne şimdi? Sol mu? Sosyal demokrat mı?
“İşin gücün yok, oturup chp ve dsp’nin sol olmadığını mı anlatıyorsun hala” diyeceksiniz de, “ben solcuyum” diyenlerin çoğu bu 2sinin ittifakına oy verdi seçimde? Onu ne yapacaz?
Çok muhteşem, tarafsız, harikulade, eski cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer zamanında köşkte yasaklanan sadece türban değildi, eskiden resepsiyonlara davet edilen Orhan Pamuk, Sezen Aksu gibi sanatçılar, ve tabii ki Vakit gazetesi de (muhtemelen yeni şafak, zaman, yeni asya, milli gazete vs de davet edilmiyordu, elimde bir kaynak yok ama o konuda) artık köşke davet edilmiyordu. (Orhan Pamuk, Nobel alınca bile davet edilmediydi hatırlarsak, nasıl olsa “30bin kürt, 1milyon ermeni öldürüldü” dediği için almıştı Nobel’i!) Abdullah Gül gelince bu yasaklar kalkmış! Hatta üzerine bi de genelkurmay’dan yasaklı DTP de davet edilmiş! Ne güzel. Çok takdir edilesi. Tarafsız, kemalist cumhurbaşkanımızın köşke sokmadığı “ermeni dostu, türk düşmanı” Orhan Pamuk’un, Kemal Burkay’ın yazdığı sözleri yorumlayan Sezen Aksu’nun, diyince bütün sorunlarımız çözüleceği için “pekaka terörist” demeyen DTP’nin artık resepsiyonlara davet edilmesi daha demokratik bir Türkiye, hadi en azından “köşk” demek.
Peki neden soru işareti var başlıkta? Çünkü Evrensel, Birgün ve Gündem davet edilmemiş. Evrensel de, “Gül, Vakit’e müslüman” diye haber yapmış bu durumu.
Ahmet Tulgar, Birgün gazetesinde, yanılmıyorsam Behiç Aşçı’nın ölüm orucu sırasında, hükümet ve Cemil Çiçek’in hiç bir adım atmaması üzerine bir yazı yazmıştı. Kimilerinin oraya buraya “be hey dürzü”‘ler, o olmazsa bursa nutukları döşenmeleri gibi ben de bu dönemde her yere şu Ahmet Tulgar yazısını döşeneceğim böyle giderse. Bu vesileyle, şimdiden antreman yapalım:
BİZDEN BİR ŞEY İSTEMEYİN ARTIK
Onlar da bizden bir şey istemesinler artık. Vermeyiz, yapmayız. Bundan böyle. Onlar için bir şey.
İsterlerse istesinler. İstedikleri kadar istesinler. Onlar da bundan böyle bizim umurumuzda olmaz artık.
Fark ettikleri gün o kazık kaktıklarını sandıkları koltuklarının nasıl mancınık misali bir düzenek olduğunu, ilk rejim arızasında nasıl çakılacaklarını yere o yaylı koltuklarından, hiç bitmeyecek sandıkları iktidarlarının nasıl tel maşa bir sayaca bağlı olduğunu, nasıl sınırlı olduğunu o keyfiyet ve özgürlük alanlarının, ellerindeki o yasama ve yetki lüksünün ellerinden nasıl hoyratça çekilip alınabileceğini bir gün, hatta çoktan alınmaya başlandığını, nasıl bir gün hepsini yitireceklerini, hatta yitirdiklerini, istedikleri kadar dem vursunlar o zaman bize demokrasiden, demokratik seçimlerden, seçilmişlikten. Filan falan. Yürür gideriz yüzlerine bile bakmadan. Yüzümüzden bir fayda beklemeyenler, bir yarar ummayanlar iktidarları boyunca, sırtımızdan fayda görürlerse görsünler, onunla yerinsinler artık.
Sözüm onlara:
Seçmediğimiz gibi sizi biz, bundan böyle seçilmişliğiniz için bile, kılımızı kıpırdatmayız.
Bir gün sizden hiç umulmayan bir cesaretle ya da cılız bir seslenişle çağırırsanız bizi meydanlara, şuradan şuraya adım atmayız.
Namluların önüne kendiniz dikilirsiniz gerekirse bir gün artık.
Biz size hiç birini öğretmeyiz.
Hızlandırılmış direniş kursları vermemizi beklemeyin bizden.
Uluslararası topluluğu kendiniz yardıma, dayanışmaya çağırırsınız artık diliniz döndüğünce.
Bu konuda da bizden aracılık beklemeyin.BİR TEK SU VERİRİZ
“Size bundan sonra su yok” demek lazım ama bir tek su verebiliriz size bundan sonra. Soğuk su. Üstüne içmeniz için nasıl hızla akıp gittiğine şaştığınız o ikbal günlerinin. Yasama dönemlerinin. Ya da belki ardınızdan dökeriz bir tas su. Bir tas suyu.
Sadece atanmışları ile değil sizin gibi seçilmişleriyle de bu sistemin uzaktan yalandan bir sempati ilişkimiz olmaz, olamaz bundan böyle.
Siz çok saygılısınız da seçilmişliğe, bizden saygı bekliyorsunuz şimdi.
Siz çok sivilsiniz de biz sivillere göz kırpıyorsunuz, bizimle uzaktan uzağa flörte kalkışıyorsunuz, utanmadan.
Sizin sivilliğiniz olsa olsa alışveriş merkezlerinde küçücük kızlara işkence yapan özel güvenlik şirketi elemanlarının sivilliği kadar olur.
Sizi gidi oligarşi istihdamlı, militarizm yetkilendirmen özel güvenlik şirketi elemanları, özel güvenlik hükümeti. Sınırlı sorumlu şirket sizi.
Çevirin bakalım kapınızdan “barış, barış” diye gelenleri, seçilmişleri, gözüne girmek için atanmışların, kendi kendini atamışların.
Kırın bakalım kalbini halkın.
İmdadınıza kim yetişecek karlar yağdığında güvendiğiniz dağlara, yani bu halka. Ki ne zamandır yağıyor zaten, kış erken geldi, yollar kapandı, buluşma, kesişme, çakışma yolları.
Duymazlıktan gelin siz bu ülkenin vicdanının sesini.
Hak etmediğiniz, aslında kimsenin hak etmediği bir ayrımcılığın hedefi olduğunuzda yanınızda bulacak mısınız bakalım çoğulcularını bu toplumun, aydınlarını?
Gün gelir rüzgâr döner.SİZE DE KAPANIR KAPILAR
Dönecek mi bakalım sizden çoktan umudunu kesmiş, size derinden kırılmış sivil toplumcuları sizin çağırmalarınızın geldiği tarafa?
Aylardır, yıllardır sizden biraz vicdanlı davranmanızı isteyen ama sizin kulak vermediğiniz aydınları, yazarları, sanatçıları bu ülkenin, bakalım vicdanlarına bandıracaklar mı sizin için kalemlerini?
Bakalım, göreceğiz hepimiz.
Sakın, sakın bizden bir şey istemeyin bundan sonra. Kırgın ve öfkeliyiz.
Bizimle barışmanız, gelecek günler için bize güvenmeniz, bizden destek ummanız için elinize geçen bütün fırsatları kaçırdınız, kaçırıyorsunuz.
Ne TBMM kapılarını açıyorsunuz, ne hücre kapılarını.
Ne kulağınızı açıyorsunuz ne gözünüzü.
Kaldırmadığınız bütün yasaların ağırlığı altında ezilirken bir gün açmadığınız kapıların ardında, ezerlerken sizi, yıkmadığınız o duvarların dışına ulaşmayacak sesleriniz.
Bu ülkenin sivilleri ile aranıza birkaç yılda ördüğünüz duvarların ardında çaresizliğinizle kalacaksınız.
Bu sistemin zulmü siz kendinizi yalnızlaştırdıkça size daha çok yaklaşıyor.
Sizin sivilleri gücendirdiğinizi gördükçe militarist ve kapitalist statü grupları ellerini ovuşturuyorlar. Elleriyle değil parmaklarıyla dokunsalar devireceklerinin farkındalar sizi.
Onunla, zayıflatamadığınız, güçten düşüremediğiniz bu güç odaklarının zulmüyle yeniden ve bu kez daha şiddetle karşılaşırsanız bir gün, bizden bir şey beklemeyin.
Biz o zaman kendi yöntemlerimizle kendi derdimize bakacağız.
Biz nasılsa talimliyiz.Ahmet Tulgar, 23/12/06 , Birgün
Kendime en yakın sosyal demokrat oluşum olarak gördüğüm sodev, Baykal’a şöyle bir çağrıda bulunmuş. Kısaltarak aktarayım buraya da;
SODEV, bugüne değin, CHP Genel Başkanı’na yönelik kişisel sitemlerden kaçınmıştır. (…) CHP’nin önünün açılmasına izin vermek, Genel Başkan’ın, partisine bundan böyle yapabileceği en önemli hizmet olacaktır. CHP, kuşkusuz ki, üst yöneticilerinin istifasıyla bir günde değişip dönüşebilecek değildir. Ancak “rehabilitasyon süreci”nin ilk adımı da budur. (…) Sosyal demokrasiyi temsil ettiği varsayılan bir akımı, halkla bütünleşmekten ve gerçekten sosyal demokrasiye evrilmekten alıkoymamalıyız. (…) Sayın Baykal ve yönetici kadro görevlerini bırakmalıdır.
SODEV, Baykal’ın istifa etmesini, chp’nin yeni bir kurultay yapmasını, bunun sosyal demokrasinin tüm renklerini içererek, “parti içi demokrasi” kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmesini, sosyal demokrasiyi temsil ettiği “varsayılan” chp’nin halkla bütünleşmesini, gerçek sosyal demokrasiye evrilmesini tavsiye ediyor. Biraz fazla şey istemiyor mu, ve bunların gerçekleşme olasılığını gerçekten yüksek mi görüyor?
Şahsen Baykal’ın istifası gerçekleşse bile diğer olması gerekenlerin olma olasılığını çok düşük gördüğümden, bu sonu nereye varacağı çok şüpheli rehabilitasyon sürecine başlama riskini almak istemiyorum, ardından gelmesi muhtemel isimleri (Hikmet Çetin? Mustafa Sarıgül???) de düşününce Baykal’ın istifa etmemesine çok seviniyorum. Aman böyle deyince “Sarıgül geleceğine Baykal kalsın”cılardan olduğum sanılmasın. Bu çok derin sorunları olan partinin bir lider değişikliği yaşarsa biraz silkelenerek Türkiye solunu tıkama görevini layıkıyla yerine getirmeye devam edeceğindan korkuyorum. Baykalın chp’nin başında kalması ve sosyal demokrasinin tüm renklerini içerecek, demokratik, özgürlükçü yeni bir sol partinin kurulmasıyla, sonraki seçimlerde Baykal’ın, partisi, kadroları, hizbi, tüm o Mehmet Sevigenleri, Önder Savları, Onur Öymenleri ile birikte siyaset sahnesinden silinmesini, tüm halk nezdinde anca bir Besim Tibuk kadar dikkate alınan bir konuma gelmesini dört gözle bekliyorum.
Gelin, devletin derinliklerine demir atmış, içinde Baykal çizgisinde olmayan bir elin parmakları kadar insan kalmamış, sola uzak, statükocu bir devlet partisi olan chpyi gerçek bir sola, “özgürlükçü, demokratik bir sol”a dönüştürmeye harcayacağımıza emeklerimizi, yeni bir sol parti kurmaya harcayalım! shp‘den, ödp‘den, dsp‘den, emep‘ten, sdp‘den, dtp‘den, dsip‘ten ehp‘den yeşiller‘den ve hatta chp‘den katılanlarla, sodev‘in, 10 aralık‘ın, DurDE‘nin küresel bak’ın, bhuv’un, keg’in desteğiyle, örgütsüzlükten rahatsız binlercemizin katılımıyla ülkenin gerçekten solda duran, emekten, özgürlükten, demokrasiden, çok kültürlülükten, katılımcılıktan, anti-militarizmden, eşitlikten, gerçek laiklikten, gerçek adaletten, barıştan, çoğulculuktan yana, kitle partisini kuralım! Devletin kuruluşunda çok büyük öneme sahip, ama görevini çoktan tamamlamış, “muasır medeniyetler”deki “sol”un tam zıttında duran chp’yi tarihe gömelim! Gömelim ki -kaldıysa- saygımızı daha çok yitirmeyelim. Gömelim ki, çocuklarımız, torunlarımız onu “Türkiye solunun tıkacı” olarak değil, “Cumhuriyetin kurucusu parti, Atatürk’ün partisi” olarak bilsin.
Hayatımda sonuçlarına en çok sevindiğim seçimi geride bıraktık, oy verdiğim aday 8985 (yani %0.7, yani “binde 7”) oy almasına rağmen. Halk CHP-MHP-TSK ittifakına cevabı verdi ve şu durumumuzda nisbeten “demokrat” (halimize bak, atam sen kalk da ben yatam, teheyy) ak parti’yi yarıya yakın oyla tepemize getirdi. (Burada Genç Siviller’in “27 Nisan’a cevap 22 Temmuz’da verildi” tespiti katılınası.) Bunun yanında 16 yıldır sadece milliyetçi hezeyan yaratma amacı olunca sesi duyurulan, her fırsatta önü kesilen DTP’nin 21 vekille de olsa meclise girebilmesi, 38 yıldır sesleri duyulmayan sosyalistlerin, bir Ufuk, bir de Akın Birdal’la da olsa meclise girmeleri, %10′luk manyak baraja rağmen halkın %87’sinin mecliste temsil edilmesi daha da büyük mutluluk sebeplerimdi.
Esas bahsetmek istediğim, ak partinin %47’si ile hezimete uğrayan, aylardır bağırıp çağıran ulusalcı/milliyetçi/militarist koro’nun hezimete uğraması. Bu darbecilerin 80’lerdeki versiyonlarının yaptığı saçma sapan düzenlemeler sebebiyle %34 oyla meclisin %60 civarını ele geçiren ak parti, istediği adayı cumhurbaşkanı seçtirmek istediğinde koparılan sahte “şeriat geliyor” hezeyanı ile başladı her şey, tescilli faşistlerle yemekler yiyen, zamanında darbe yapası gelmiş paşaların derneği ADD’nin mitingleri, TSK’nın tam da zamanında gelen açıklamasıyla Anayasa Mahkemesinin demokrasiyi askıya alan kararı (burada “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” ilkesi nedeniyle söylemek zorundayım ki Abdullah Gül tabii ki benim için ideal, moda tabirle beni de “kucaklayan” bir cumhurbaşkanı adayı değildir, ama halkın çoğunluğunun desteğiyle o köşke çıkmaya sonuna kadar hakkı vardır, ayrıca eşinin başörtülü olması, Baskın Hoca’nın dediği gibi “devletin başörtüsüyle barışması”nı sağlayacaktır, o da ayrı) ve sonunda erken seçimle noktalandı. Bu olaylarla şahsımca chp meclise bile giremeyecekken oylarını sadece %1 düşürmeyi başardı. (Bu arada ak parti’yi de %13 arttırdı. ahaha.)
Benim esas eğlencem ise daha 22 temmuz akşamı kanaltürk ekranlarında saçları bir kaç ton ağaran Tuncay Özkan’la başladı (ceren’in esprisi bu, sözlükte çaldım, last fm‘de de çalınca burada da çalmış sayılmamda bir sakınca yok diye düşündüm). “Kahraman Türk halkı, bu hainlere, iç mihraklara gereken cevabı verecektir”ci ulusalcı koro, bir anda “Aziz Nesin haklıymış”, “Halk doğru seçim yapamadı”, “bu ülkeden gitmek gerek” diye bağrışmaya başladı. Seçimlere kadar saadet partisi yayın organlığı yapan (çok cin ya bunlar, akepe oylarını bölecekler) hardkor kemalist kanal b, “efendim bu hükümete halkın %53ü karşı, böyle demokrasi mi olur, kendimizi kandırmayalım yauu” diyen bir amca çıkardı, kırk yıllık sosyal demokrasi vakfı kurucusu Zafer Üskül şeriatçı ilan edildi, Zülfü Livaneli resimleri üzerine çarpılar atıldı, daha neler neler. Yani şunları izledikten sonra “keşke ak partiye verseydim de şu komedide benim de payım olsaydı” demedim değil.
Neyse, en azından artık “x’ler irana, y’ler kuzey ıraka, z’ler moskovaya” demiyorlar da , “bu ülkede yaşanmaz, biz gidelim” diyorlar. Yolunuz açık olsun. Gidin de biz Türk, Kürt, Ermeni, alevi, ateist, dindar, dinci, sosyalist, demokrat, liberal, muhafazakar birlikte yaşayalım huzur içinde. (buna da sözlükte bi yerlerden esinlendim. az ibne değilim)