Posts Tagged ‘türban’

El İnsaf

Nisan 14, 2009

Ergenekoncuların yine “Atatürk’ü seven insanlar içeri alınmaktadır” geyiği yapmasıyla dalga geçecektim bugün, ama Habervaktim isimli site, öyle bir “haber” yapmış ki, bütün hevesim kaçtı:

habervaktimYıllarca savaştı sonunda muhtaç kaldı

Ömrünü İslami değerlerle savaşarak geçiren, çocukların Kur’an Kursları yerine bale kurslarına gitmesi için baskı uygulayan, açıkça başörtüsü düşmanlığı yapan ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan’ın evine 12. dalga kapsamında yapılan baskın inanılmaz bir gerçeği gözler önüne serdi. (…) Saylan’ın görüntüsü görenleri hayrete düşürdü çünkü başı örtülüydü. (…)

Yıllarca örtü karşıtlığı yapan Saylan’ın başını örtmüş olması, “Sonunda muhtaç kaldı” yorumlarına neden oldu.

Uzun süredir kemoterapi gören Saylan’ın bu şekilde de olsa başını örtmesi ve konuşmasını İnşallah diyerek tamamlaması akıllarda ayrıntı olarak kaldı.

Ben de bu yazıyı inşallah diyerek tamamlayacağım; Allah bin türlü belanızı verir inşallah!

Zaman okurları “hazır değil”

Şubat 19, 2008

Ntvmsnbc’deki habere göre, (o da Milliyet’ten almış, yani bir kısmı çarpıtma olabilir, dikkatli olmalı) Zaman gazetesi Alev Alatlı’nın son yazısını basmamış, sebep olarak da “okurlarımız hazır değil”i göstermiş. Demek ki Zaman gazetemiz de öyle pek özgürlükçü değilmiş, işine gelmeyen yazıları basmayıverebiliyormuş.
Yine aynı haberden öğrendiğimize göre Zaman, biz henüz özgür olmadık bildirisine de anca 3 gün sonra iç sayfalarda yer vermiş. Allah Allah, neden ki? Ona da ilk gün okurları hazır değildi herhalde, 3 günde hazırlandılar.
Alev Alatlı’nın yazısına hazır olanlar için, yazıyı ben buraya kopyalayayım bari:

İçerden mırıldanmalar

Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.

Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. “Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar” olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.

Hint’in kutsal metinlerinde, “doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır” kadın. “İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden” bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, “Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun.” Adem’i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve tanrısal olan İsa’nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar’ın ten ve madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında “aldanarak suça düşen” kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: “Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem…”(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması, cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları, cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır. İslam’da, “Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum” mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed’e ait olduğu bildirilir. “Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru” mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir.

Öte yandan, 1900’lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. “Yeni kadın” erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş “iyi” kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın.

Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi.

Oysa, cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Keza, doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir safhasından ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum yapmış, yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı gösteren bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi olmanın hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini, doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh halinin “fitne potansiyeli”ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir. Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, “haram helâl ver Allahım/çoluk çocuk yer Allahım” yakarışının bir kadın duası olduğunu hatırlatayım. Tekvin ve Kur’an’da yer alan İsmail kıssasında biricik oğlunu kurban etmeyi düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş olması, yeni kadının gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti tutumlarının teyidi mahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının hükümranlığını yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde oğullarını esirgeme çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın iğvaları olarak yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır.

Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün olduğu şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir, dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe, fitne vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.

Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.

Bana sorarsanız, türban sorunu işbu “kadının kadına ihaneti” olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike arzeden bir şey varsa, o da tarafların içtenlikle konuşacakları yerde birbirlerini basmakalıp sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa gerek. Rahmetli Meriç’ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil.

(1) Devi Bhagaveta (1.5.83)
(2) Yeni Ahit, 1.Timoteosa.
(3) “Allahümme ecirna min şerri’n-nisa…”

Başörtülü kadınlar: Herkese Özgürlük

Şubat 16, 2008

Nur topu gibi bir bildirimiz daha oldu. Bir grup başörtülü kadın, genel olarak hem özgürlük, hem laiklik paralelinde yeni bir bildiriyi yalnızca başörtülü kadınlar için imzaya açmış: Biz henüz özgür olmadık.

Haklarını savunurken yanlarında olduğumuz, bizim haklarımız yenirken ise yanımızda tek tük görebildiğimiz dindar kesimden çok büyük umut veren bir adım. Kürt sorunu, Hrant Dink cinayeti, 301 sorunları çözülmeden, azınlık vakıfları ve alevilere özgürlükleri verilmeden, nerede nasıl örtülüneceği dayatması sona ermeden ve YÖK kaldırılmadan kendilerinin üniversiteye türbanla girseler de özgür olmadıklarını söyleyip, şöyle bitiriyorlar:

Birimizin diğerimiz için tehlike olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize düşürerek bu adaletsiz düzenini devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir.

Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız.

Unutulmamalı ki; “Gökler ve yer adaletle ayakta durur.” (Hz. Muhammed)

Bu bildiriye mesela ekşi sözlükte gelen saçma sapan yorumlardan nasıl da anlaşılıyor bu “yasakçı zihniyet”in ezberini bozdukları. Adamların kafası almıyor başı örtülü kadınların başkalarının özgürlüklerini de samimiyetle savunabileceğini. Artık en azından bu bildirinin altındaki imza sayısı kadar “dindar” kadının, diğer özgürlük mücadelelerinde de samimiyetle yanımızda olduğundan eminim. Selam olsun o kadınlara!

soL öne sürüyor

Şubat 10, 2008

(Başlık “Ayşegül ata biniyor” vurgusuyla okunacak.)

Haber çarpıtma, hedef gösterme ve “çamur at izi kalsıncılık”ta Vakit’ten sonra ülkenin en iyi gazetesi, TKP yayın organı soL (bu kağıda basılmıyor) , daha dün imzaya açılan ve benim de bahsettiğimHem Özgürlük Hem Laiklik” kampanyasına saldırmakta da hiç gecikmemiş. Üniversitede Özgürlük‘ü de unutmamışlar tabii.

ÜKD imzaları 4 bine ulaştı başlıklı, Üniversite Konseylerinin Ülkemizi ve üniversitemizi gericiliğe teslim etmiyoruz” başlıklı imza kampanyası’nın reklamını yapma amaçlı yazıda, “rakip” imza kampanyalarına da adet olduğu üzre çamur atılmış.

Dün bazı gazetelerin “imza savaşları” ya da “savaş ilanı” gibi başlıklarla ÜKD kampanyasını “Üniversitede Özgürlük” adını kullanan türban destekçilerinin kampanyası ile “karşılaştırmalı” vermeye çalıştığı görüldü. Ancak türban destekçileri dün 3 bin 549 imza ile kampanyalarını sona erdirdiklerini açıkladılar. AKP-MHP-liberal ittifakı olarak yola çıkan türban destekçilerinin istedikleri etkiyi yaratmakta zorlandıkları, sınırlı sayıda liberal ya da “solcu” dışında listeyi dinci ve faşist isimler dışındakilere açmakta başarısız oldukları için kampanyalarını sonlandırdıklarına dikkat çekiliyor.

Başından (baştan emin değilim, en azından ortasından) itibaren 7 şubatta biteceği açıklanmış olan kampanyanın, soL’un tahmin ettiği bazı sebeplerden, birdenbire sona erdiriliverdiğine “Dikkat çekiliyor”muş. Kim çekiyor dikkat? Kaynak kıçım muhtemelen? Bu tür yayınların en çok başvurduğu “belirtiliyor” yöntemiyle sallamışlar yine kendi düşüncelerini. “‘Üniversitede Özgürlük’ adını kullanan türban destekçileri” nedir peki? Sanki 80 yıllık geçmişi, hatırası olan bir isim “Üniversitede Özgürlük” de, o ismi alakaları olmadığı halde kullanarak gerçek “Üniversitede Özgürlük”e hakaret ediyorlar? Kendilerine “TKP adını kullanan parti” diye çok deniyor ya, ondan herhalde, misilleme yapmaya çalışmış soL’cular, ama olmamış. Tırnak içinde “solcu” da çok şirin durmuş. Türbanlıların üniversiteye girme yasağını kaldırmak isteyenler solcu olamaz yani, onu diyor.

Bir başka dikkat çekici gelişme de başlangıçta yüzlerini “özgürlükçülük” gerekçesiyle türban destekçilerine dönseler de “AKP’cilik” yapmayı kendine yediremeyip başka aranışlar içine giren liberal isimlerin yeni imza girişimlerinde bulunmaları. Ancak “hem özgürlük hem laiklik” örneğinde olduğu gibi sorunu “demokratikleşme” üzerinden tarif eden ve kafa karışıklığı ile malul metinlerin büyük bir çaresizliği yansıttığı dikkat çekiyor. Ayrıca ODTÜ’den Mesut Yeğen, Meyda Yeğenoğlu, Teoman Pamukçu gibi “Üniversitede Özgürlük” metnine de imza veren isimlerin “hem özgürlük hem laiklik” metninde de imzaları bulunuyor.

Kafa karışıklığı ile malul metinlerin büyük bir çaresizliği yansıttığı dikkat çekiyormuş. Hangi kafa karışıklığı, hangi çaresizlik? Hiç bir açıklama yok yazıda başka. Ne güzel de söylemişsiniz, oturtmuşsunuz, hiç gerek yok değil mi zaten açıklamaya.

En güzel yer de “şu şu şu hem ona hem buna imza atmış bak, ortayolcu pis kaka adamlara bak” bölümü. İnceleseler “bazı” başka isimlerin de hem kendi sevdikleri “Üniversite Konseyleri” bildirisine, hem de o “kafası karışık, çaresiz” “Hem Özgürlük Hem Laiklik”e imza attıklarını görecekler, şöyle bir göz gezdirdim bir kişi gördüm bile ben. Hem de o da ODTÜ’den.

Yazının devamında Orhan Pamuk’a ve çok sevdiğim, hastası olduğum parti CHP’ye de “öne sürülüyor”lu “kaynak kıçımlı çamurlar atılmış, isteyen gitsin okusun, ben sıkıldım.

Hem Özgürlük Hem Laiklik

Şubat 9, 2008

Nihayet laikçi-dinci kamplaşmasının illa bir tarafında olmayan bir bildiri de imzaya açıldı: Hem Özgürlük Hem Laiklik.

1 Şubatta imzaya açılan ve 3549 imzaya ulaşan Üniversitede Özgürlük bildirisi, sadece türban yasağına karşı, kılık kıyafet özgürlüğünü savunurken, diğer yasaklardan hiç bahsetmiyordu. Ha, bahsetmek zorunda mı? Değil. Ama bahsetmeyince de bütün dinci-gericiler’den imza alıyor, önemini yitiriyordu, “karşı taraf”ın “dincilerin bildirisi” eleştirilerine cevap verilemez oluyordu. Zaten Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Ahmet İnsel, Şahin Alpay gibi liberal demokratlar da bu bildiriyi imzalamaktan çekinmişlerdi.

Şimdi, özgürlükleri kısıtlamaya çalışan kesime de, yasakları kaldırıyoruz deyip sadece türban yasağını kaldıran, diğer özgürlük isteklerini görmezden gören kesime de karşı, gerçek laikliği savunan bir bildirimiz var. Neden üniversitemden hiç özgürlük sesi çıkmıyor, herkes türbana hayır bildirileri yayınlıyor derken (üniversitede özgürlük’te ODTÜ’den üç beş imza var, onlar da AKP milletvekili eşi falan fişman) bu bildiri ilaç gibi geldi, imzaların yarısı ODTÜ maşaallah. Şuradan okuyabiliyoruz tamamını.

Ne yaptın MHP?! (ya da CHP’nin muhalefet anlayışı)

Şubat 6, 2008

Onur Öymen dün bir yerlerde “muhalefet iktidarın paratoneri değildir, iktidarın eksiklerini tamamlaycağına iktidara karşı çıkmalıdır” gibisinden bir şeyer söyledi. İşte CHP’nin en şahane yanlışlarından biri; muhalefeti, iktidarın dediğinin tersini demek sanmak. 2002′den beri çok sinir bozucu bir şekilde kendisini gösteriyor. Hatta bir aralar bütün politikalarını “AKP’nin ak dediğine bok demek” üzerine kurmuşlukları o kadar absürd bir hal almaya başlamıştı ki, AKP’nin kırk yılda bir uyguldığı “sosyal” politikalara, normalde CHP’nin yapıp da AKP’nin karşı çıkması gereken olaylarda bile AKP’ye karşı çıkmaya başlamışlardı da, şanslarına şu Cumhurbaşkanlığı olayları falan çıkınca biraz fark edilmemeye başlandıydı bu saçmalıklar.

MHP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Gül’e desteğinden sonra, üniversitelerde türbanı serbestleştirme konusunda da AKP’ye destek verdi ya, seçimlerde “sağcıysanız mehepeyeeeeğğ, solcuysanız cehepeye” nutukları atanlar, “laik atatürk cumhuriyeti’nin varoluşu ve bütünlüğü için, dün bana işkence etmiş olanlarla bugün el ele vermeyi yurtseverliğin doğal ve sade gereği sayıyorum” diyenler çok şaşırdılar. İhanete uğramış gibi hissedip MHP’ye sövmeye başladılar. Yahu, kim dedi size MHP türbana karşı çıkacak? Adamlar Türk-İslam sentezcisi. “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman.” MHP’nin tabanında başı açık kadın oranı kaç? Ülkücü cengaverlerin kaçı sizin gibi “modern”, “çağdaş”? Kaçının karısının başı açık, operalara, balelere gidiyor tayyör giyip koluna kocasını takıp? Bu nasıl bir paranoyadır, nasıl bir delirmedir ki gözleri kör ediyor, bu kadar kadar basit bir gerçeği göremiyor: “MHP’nin seçmeni, üniversitelerde türban istiyor!”

Hatta şuna da iddiaya girmek isterim ki, eğer türban serbest bırakıldıktan sonra, türbansız öğrencilere bir baskı olacaksa, bu baskıyı yapanların çok büyük çoğunluğu faşistler, ülkücüler, yani MHPliler olacaktır. Aha bunu da buraya yazıyorum.

Neyse, başta dediğime döneyim. MHP’nin en azından adam gibi bir politikası var, Türklüğü ve Müslümanlığı üstün görüyor, ona göre davranıyor. 301′in en baba savunucusu olacak (o vakit CHP ile araları yine düzelir, merak etmeyin), ruhban okuluna tabii ki karşı çıkacak ölümüne, ama türbanın serbest bırakılmasına da tabii ki destek verecek. Gerektiğinde suya haç atıp çıkarmaya çalışan gariban 7-8 yunan genci dövecek ülkü ocakları, gerektiğinde ÖDP bildirisi dağıtanları şişleyecek kahvehanelerde tabanları, Ama en azından bir yol tutturmuş, o yolda yapacaklar yaptıklarını. CHP’nin 6 yıldır yaptığının tersine. Ne demek lan “muhalefet iktidara karşı çıkar.” “Müzmin muhalefet” o senin dediğin. Partinin “muhalefet”ten genel olarak anladığı bu zaten anlaşılan. Boşuna koymamış sözlükte insanlar müzmin muhalefet, müzmin muhalif ve her seye muhalefet insanlar başlıklarına o bakınızları.

ek: Seçimlerden önce “chp gümbür gümbür geliyor, %35 alır, akepe bitti, erdemli tarhana, hohoho” diyenlerle şimdi “allah allah mehepe neden böyle sattı bizi yahu” diye kara kara düşünenler aynı kişiler nedense?

Başını örten liseli

Aralık 9, 2007

Yazmayalı uzun zaman oldu. Sınav mınav vardı, siyasi aktivitem de kanaltürk’ten miting reklamı izlemek, param çıkıştığında Taraf gazetesi okumak ve tbmm tv’ye bakmakla sınırlıydı. Aslında iyi oldu sınavların zamanlaması. Zaten bıktıydım. Hep aynı bok. Aha al yine:

Bir lisede birileri başını örtüyormuş. Cumhuriyet gazetesi de manşetten vermiş bunu dün hemen, kaçar mı. Şimdi, zaten lisede bir kıyafet zorunluluğu var. Lisenin gömleğini, etek/pantolonunu, süveterini, kazağını ceketini giymek zorundasın. Erkeksen saç sakal uzatamazsın, kızsan saçını toplamak zorundasın, türban da takamazsın falan filan. Kağıt üzerinde böyle. Hepsi de özgürlükleri kısıtlıyor, ve hepsine de aynı derecede karşıyım. Yani şu kızın üzerindeki türban ne kadar kurallara aykırıysa, o kırmızı beyaz sweatshirt de o kadar aykırı. Cumhuriyet’e göre değildir tabi. Ya da biri kurallara aykırıdır da, diğeri “kurallara aykırı”dır! Bütün insanlar eşittir mesela ama “modern” insanlar daha eşittir…

Neyse, bık bık bık hepsi laf işte. Hep aynı. Esas şu sağ üstteki küçük resime bak.

2 başı örtülü kız, 1 başı açık kız kol kola geziyorlar. Behey Cumhuriyet. Sana ne halt etmek düşüyor ki bu durumda? Bana? Susayım.

Böl ve Yönet

Kasım 30, 2007

Ahmet Altan, Taraf Gazetesinde, baş örtülü olduğu için kürsüden indirilen Tevhide Kütük üzerine bir yazı yazmış. Bir kısmında, devamlı üzerimizde kullanıldığı iddia edilen “böl ve yönet” taktiğine yeni bir yorum getirmiş:

Osmanlı’dan bu yana bizim devletimiz kendi halkına bu “böl, yönet” yöntemini uyguladığına aklım yatıyor. Huzursuzluğu sürekli olarak “devlet” çıkartıyor çünkü.
Birilerine “solcu” diyor mesele çıkartıyor, birilerine “Kürt” diyor mesele çıkartıyor, birilerine “Alevi” diyor mesele çıkartıyor, birilerine “türbanlı” diyor mesele çıkartıyor.
Birisi solcu olunca birisi de sağcı oluyor elbette, birisi Kürt olunca diğeri Türk oluyor, biri Alevi olunca öbürü Sünni oluyor, birisi dinci olunca beriki laik oluyor. Ve çatışma başlıyor.
Devlet bu işlere karışmamış, herkesi birbirine düşman edecek kadar hoyrat davranmamış, bütün propaganda araçlarını insanları bölmek için kullanmamış olsa, bu ülkede bu kadar düşmanlık olmazdı gibi geliyor bana.
Değişik ırklardan, değişik mezheplerden, değişik inançlardan, değişik fikirlerden insanlar, birbirimizle tartışarak yaşar giderdik.
Normal bir ülkemiz olurdu.
Ama sanırım sorun da burada.
Bugünkü devlet kadroları, “normal” bir devlette bugün bulundukları mevkilerde olabilirler miydi? O küçük kızı sahneden indiren kaymakam Kanada’da kaymakamlık, o binbaşı İsveç’te komutanlık yapabilir miydi? Tekmeyle adam öldüren polisler İsviçre’de polis, onların müdürleri İngiltere’de polis amiri, bakanları Hollanda’da bakan olarak kalabilir miydi?
(…)
aslında hiç kimseden yana değiller, sadece gerginliğin sürmesini istiyorlar.
“Bölüyorlar, yönetiyorlar.”
İngilizler bunu “sömürgelerine” yapardı…
Onlar kendi halklarına yapıyorlar.

Not: Çok sevgili Taraf’ın hala (15 gündür) bir web sahifesi olmamasından kelli, yazının tamamını Vatan’dan okuyabiliyoruz.